COMMODORE TAPE INTERFACE

Bu ay Boğaziçi tarafından geliştirilen iki yeni ürünü size tanıtmak istiyoruz. Birincisi Commodore kullanıcılarının tape konusunda çektikleri sıkıntıyı gidermeye yönelik bir interface, ikincisi ise son zamanlarda piyasada yaygın bir biçimde görülen kırıcı kartuşların gelişmiş bir örneği. Bu ürünler hakkında ayrıntılı bilgiyi aşağıda bulacaksınız. Commodore tape interface'i herhangi bir tape'in data set olarak kullanılmasını sağlar. Program kayıt seviyesine gelindiğinde SPACE'e basarak devam edilir. Her ne kadar piyasada bulunan tape'lerin çoğunda REMOTE girişi varsa da, interface REMOTE kontrolü olmayan bir tape'e uygulandığında yükleme sırasında SPACE'e devamlı basılı tutularak bu eksiklik giderilebilir. Interface'in dizayn safhasında, piyasada en çok satılan değişik markalı tape'lerde yapılan denemelerde gerek normal gerekse ultra turbolu programlarda (en hızlı yükleyicilerden bağımsız olarak devamlı çıkışı 5 volt seviyesinde olduğundan program yüklemede oluşan problemleri azaltır) başarılı bulunmuştur. Interface direkt olarak Commodore tape çıkışına takılır. Interface'in diğer bağlantıları kullanılan tape'in EAR/MIC girişine ve REMOTE'una takılır. Böylelikle tape'in aynen Commodore Data Set'teki gibi bilgisayardan kumanda edilmesi sağlanır. Interface gerek bilgisayarda gerekse kullanılan tape'de herhangi bir değişiklik gerektirmediğinden, kullanışı gayet pratiktir. Üzerinde bulunan led ışık göstergesi programın başının bulunmasında ve kafa ayarının belirlenmesinde yararlı olur. Program yüklemesinde, hangi program tipi olursa olsun, normal LOAD komutuyla yüklenir, programın ismi bu-

Commodore

me biçimi olan NOVA LOAD dahil) başarılı bulunmuştur. Özellikle Commodore kendi data setine nazaran kafa ayarı toleransının daha fazla olması, kullanıcının her kasete göre kafa ayarı yapma problemini minimuma indirmiştir. Ayrıca kaydın tape'den duyulabilmesi özelliği bu konuda yardımcı olmaktadır.

Cartridge

Commodore için düzenlenen bu cartridge 3 ana özellik taşımaktadır; Ice machine, Final cartridge, Fast load. Gerçekte bu fonksiyonların her biri ayrı ayrı cartridge'ler olarak düşünülmüşse de gerek kullanış gerekse maddi açıdan kolaylık sağlamak açısından üçü bir araya getirilmiştir.

Osman HIZAL

Yapay zekâ dillerine giriş için hazırlanan bu yazı, her şeyden önce, bu olgunun varlığının kesin sınırlarını çizmeyi değil, olabilirliğini kavramayı amaçlıyor. Yapay Zekâ Dilleri (Artificial Intelligence Languages) olan LISP, PROLOG, LOGO genelde “uzman yazılım sistemlerinde” kullanılan diller olup, son birkaç yıldır mikrobilgisayarlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Kanımca burada kullanılan kavramların tanımına girmeden önce problemin tarihsel arka planına kısaca bir göz atmakta yarar var. Bilgisayar teknolojisi, insanoğlunun -ya da kızının- bir üretimi olduğuna göre, bunu onun diğer üretimlerinden ya da edimlerinden ayrı tutmak yanlış olacaktır; bu noktada onun diğer bilim ve düşünce sistemleriyle ilgisi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yaklaşık 2500 yıldır süren FELSEFE-BİLİM düşünce sistemi kendi içinde felsefe, mantık, fizik, matematik, psikoloji olarak alt dallara ayrılır. 2500 yıl önce Antik Yunan'da "ilk madde nedir? - var olan nedir? - nereden yapıldık?” türünden sorular sorulmaya başlandı; bu soruların her biri felsefenin birer alt disiplininin problem alanı oldu. İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen bilme arzusu onu “bilinebilir olan her şeyi bilme” olgusuna götürdü. Sorulan sorulara verilen yanıtlar, problemi “insan nedir?” sorusuna getirdi; insanın kendi üstüne sorular sormasıyla başlayan bu olgu 2500 yıl sonra “akıllı robotlar” ütopyasına dönüştü. Bu “semi-human & semi-robot” ya da dilimize geçen biçimiyle kavramının çıkmasına yolaçtı. Ancak gerçekleştirilmek istenen olgu, daha önce birtakım başka uzman sistemlerin geliştirilmesini gerektiriyordu; bu uzman sistemler tıp mühendisliği, genetik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, yapay zekâ mühendisliği, yüksek teknoloji mühendisliği gibi özel bilim dallarını oluşturdular. Ama tüm bu uzman sistemlerin temelinde biraz önce yukarıda söz ettiğimiz düşünce sistemleri bulunuyor. Bu inter-disipliner yapı kendi dışında örgütlenmiş tek bir bilim dalına benzetilebilir ve belki bu bilime “insan bilim” denebilir. Çünkü “İnsan” denen varlık ne kadar çok bilinir, anlaşılabilir, öğrenilebilir, tanınabilirse bu uzman sistemler de o kadar daha çok başarılı olacaklar ve bu ütopyayı gerçekleştirebilecekler.

“İnsan Nedir?” sorusunu soran ve bu soruya yanıt arayan felsefi düşünce, bilimlerin henüz yeterli verilerinin olmadığı dönemlerde bu sorunsal ile kendi başına savaşmak zorundaydı. “Var olanın var olan olarak ne olduğu”, “var olanın bilgisinin nasıl edinildiği”, “suje ile obje arasında hangi türden bir ilişkiye bilgi denilebileceği” türünden sorunlarla başa çıkmak isteyen felsefe, kendisini insan varlığının temel niteliklerini açığa çıkarma çabası içerisinde buluverdi. Açıkça görünen bir gerçek vardı ki, o da aslında temel olana, prima olana ilişkin tüm sorular insan denilen varlık alanına açılıyordu. Neydi bu alanda varolup bitenler? Bu alana ilişkin yeterli bir tanım verilebilir miydi? Tanımlar verildi, fakat yeterli oldukları söylenebilir mi? Şüphesiz ki buna yanıtımız hayır olacaktır. Gerçi verilen tanımlar insanı betimliyordu; s.g. Onun “Alet yapan bir varlık” olduğu (Homo faber), “Toplumsal bir varlık” olduğu (Homo politicus), “Düşünen bir varlık” olduğu (Homo Rationale) söylendi. Ancak birer tanım olarak ortaya konan bu söylemler insanı tanımlamadan çok onu betimleyen söylemlerdi. Çünkü bir tanım, tüketici olmak zorundadır. Tanım her şeyden önce tanımladığı şey ile birebir örtüşmek durumundadır. Oysa sözkonusu edilen tanımlara baktığımızda, bunların insan denilen kompleks varlığı bütünüyle kuşatamadıkları görülüyor. İnsana özgü bir edim olarak gösterilen alet yapma, o hep kendimizden aşağı gördüğümüz hayvanlarda da var. Hatta onların kompleks yapılı olanlarında değil, sadece bazı kuş türlerinde bile bu alet yapıcılığına rastlıyoruz. İkinci olarak insan, topluluk, sonra da toplum içinde yaşayan bir varlık, ancak bu insan olmanın kriteri ise sürü dışında yaşayamayan hayvanlar da var. Ayrıca insan, sosyal yaşamı kendisi mi seçiyor, yoksa örgütlenen toplum onu dışlamasın diye mi kendini topluluk yaşamına ayak uydurmak zorunda hissediyor? Bu da bir başka soruyu ortaya çıkarıyor. Neyse, biz gene asıl konumuza dönelim. “Nedir o halde insan?”, Ancak tüm bu söylenenlerden bir şeyi bulgulamış olmalıyız, o da bu sorunun soruş biçemini değiştirmemiz gerektiği. O halde “insan nedir?” diye sorulamaz ya da bu soruya verilen yanıtlar definitiv (tanımsal) değil, deskriptiv (betimsel) olmak zorundadır. Bu zorunluluk sonucudur ki “İnsan .....dır” türünden yanıtlar sonsuzca verilebilir. Çünkü insan teriminin kapsamı insan türüdür. Bu türsel oluşum, sürekli bir değişme ve oluş içerisindedir. Biz, “insan .....dır” dediğimizde, bu oluşu bir yerde kesintiye uğratmış ve insansal gelişmeyi durdurmuş, döndürmüş olmaz mıyız? Gelin biz insanı düşünen bir varlık olarak tanımlamayalım da, onu düşünen bir varlık olarak betimleyelim. Çünkü onun düşünen bir varlık olması, ona çok şeyler kazandırmış ve hâlâ da kazandırmaktadır ve kazandıracaktır. Ancak düşünme, kuşkusuz eylemle birleştiğinde güç kazanır. Teori ile pratik bir arada gider. Pratiğe geçirilemeyen bir düşünce ne kadar değerli olursa olsun, bir lüks olarak kalmak zorundadır. Ayrıca insan sadece düşünen değil, hayal eden, tasarlayan, sezen, duyumsayan bir varlık da. O, tüm bu yetilerin senteze ulaştığı integral bir varlık. Bir diğer deyişle o psiko/fizik ontik bir bütün. Onu gelişigüzel bir tarzda parçalara ayıramayız. Onda çözümlenmeyen o kadar çok şey var ki... İnsan kendisini oluşturan parçalarda olağanüstü bir uyum sergilemektedir hiç kuşkusuz. Onun harmonik yapısı öyle bir düzen sergiliyor ki, bir yerdeki aksaklık hemen başka yapılanmaları da etkileyebiliyor. İnsan kendisindeki bu uyuma karşılık olarak doğal yaşantısında da bir uyum arıyor. Ancak bu uyumu bulabilmiş olduğu söylenebilir mi? O aynı zamanda antagonist bir varlık. Bunun göstergesi insan/doğa, insan/insan ve günümüzde de insan/robot çelişkisidir. İnsan bir çelişkiler varlığı. O hem bu çelişkilerin yaratıcısı, hem de üstesinden geleni. Hatta o kendi yarattığı alete bile yabancılaşabilmekte. Makine insanın iş-gücünü arttırmak amacıyla kullanıldığı sürece insanın biçim verme yeteneği de ise katılır. Ancak insan yeteneğini gereksiz kılacak ölçüde şekilleşen abstraklaşan mekanik eylem, insanı kör bir çalışma içerisine hapseder, onu bir noktaya bağlar. İnsan içsel ve dışsal yaşantıları olan bir varolan olduğundan ve dış yaşamı iç yaşamından kopuk ele alınamayacağına göre eylemlerinin mekanikleşmesi ile kendisi de mekanikleşecek ve kişiliğini yitirerek kendisine yabancılaşacaktır. Başlangıçta insan organlarının gücünü artıran araçlara sonraları teknolojik gelişme ile; makineleri, bilgisayarları, robotları da ekledi. Tam bu noktada aklımıza kendi kendisini düzenleme ve yönetme mekanizmasının bilimi olan sibernetik gelmektedir. Bu, teorik bir disiplin olarak bir otomatikleştirme tekniğidir. Sibernetiğe göre, düzenlenen bir makine, makineleşen işin yönetilmesini üstlenen, kendisine verilenler üzerinde çalışan ve problem çözen bir otomattır. Böyle bir makine anlık (zekâ) sürecine sadece hız ve güç kazandırmakla kalmaz, neredeyse zekânın yerini alır. Makineler sistemin durumu hakkında bilgi toplayabilecek ve bu bilgileri değerlendirerek sistemin yönetilmesine yarayan emirleri hazırlayabilecek duruma geldiği andan itibaren yönetim sanatı makinelerin işi olup çıkacaktır. Sibernetik, “kim yönetir?” ve “nasıl yönetilir?” sorularını sormaksızın yönetmenin ne olduğunu akla dayanarak açıklayabildiği ölçüde mantıksal bir bilimdir. Bu yoldan hareket ederek sistemler ve makineler için geniş ve teorik bir sınıflandırmaya olanak verir. Bu sınıflandırmanın sonuçlarından yararlanmakla, her çeşit yönetim makinesinin yapımı sağlanır ve sibernetik önemli uygulamaların hareket noktası olur. Sibernetiğin gerçek anlamla ilerlemesi, insanın çağdaş tekniğin yardımı ile, 'Yönetilen işin sentezini” makineler sayesinde yapabileceğini anladığı ana rastlar. Dünkü makineler bir kastan başka bir şey olmadığı halde, bugün, özellikle elektronik-bilgisayar tekniği aracılığı ile günümüzün makineleri, kendilerinden beklenen işi, aldıkları emirlere uygun olarak yerine getirebilecek şekilde bilgi-işlem organlarıyla donatılmış birer beyin görevi görürler. Sibernetiğin gelişmesi II. Dünya Savaşı sırasında özellikle hava saldırılarına karşı koymak, savunma problemini halletmek için, insan kontrolü ile yönetilemeyen radar antenlerini hedefe çevirme zorunluluğundan doğdu. Uzun araştırmalar sonucunda mühendisler radarların düşman uçaklarını izlemesini ve yükseklik, hız, uzaklık türünden bilgileri elektronik bir makineye iletmesini ve bu makinenin uçaksavarı direkt hedefe yönelterek füzeyi otomatik olarak fırlatmasını sağlayan tertibatlar yapmayı başardılar. Bu alet ve tertibatların daha da geliştirilebilmesi için çok çeşitli alanlardaki uzmanların, özellikle olayların incelenmesinde fizikçilerin, dengeyle ilgili hesapların yapılabilmesinde ve kullanılan malzemenin incelenmesinde mekanikçilerin birlikte çalışmaları gerekti. Zaman zaman biyoloji uzmanlarına da danışıldı, çünkü 'yönetilen işin sentezi' denilen eylem, insandaki refleks eylemine benziyordu. Bu yeni makinelerin davranışı ile canlı varlıkların davranışı arasındaki benzerlik akla yakın geldi ve incelemeler daha da derinleştikçe gerek makinelerde gerekse canlı varlıklarda aynı şema ile karşılaşıldı. Üstün yapılı canlıların yaşamsal fonksiyonları ve bu fonksiyonların yapay olarak yaratılmasına olanak veren süreçler mantık analizine vurularak gerçek bir akıl devrimi sayılabilecek olan bir akım başlatıldı. Bazı sibernetikçiler sosyal olayların bilgi alış-verişinden doğduğunu öne sürerek bu olayları sibernetik yöntemleri ile incelemenin olanaklı olduğunu savundular. Bu teze göre gelecek topluluklar düşünme ve yönetme makineleri ile idare edilebilecekti.

Ancak tüm bu tarihsel-teknolojik yerleşim içerisinde unutulan ya da gözardı edilen bir güçlük vardı: 'DİL', Emir veren ve emir alan arasında identifik bir sürecin sözkonusu olabilmesi için, anlaşmayı sağlayan bir olgu olan dil, problemin ortadan kaldırılması gerekiyordu. İşte bu andan başlayarak DİLCİLER, FELSEFECİLER, TIP MÜHENDİSLERİ ve PSİKOLOGLAR insanın dil ile düşüncesi arasındaki fizyolojik, biyolojik, mantıksal yapıyı araştırmaya koyuldular. Böylece ortaya çıkan veriler, biraz önce yukarıda sözü edilen çalışmalara aktarılmaya başlandı ve günümüzdeki yapay zeka dillerinin temelini oluşturdu. Bu çalışmalar 1960'lı yıllarda başlamıştı, şimdi bu çalışmaların hangi noktalara varıldığına bakalım. İnsanın kendi kullandığı dili 'anlamlı bir olgu' olarak bilmesi gerekmez, biz çocukluğumuzdan başlayarak dil ile empiri-(gündelik yaşam) arasında refleksif olarak bir bağ kurarız, bu kurulan bağlar yavaş yavaş üst üste konur ve bizim bilgi birikimimiz oluşmaya başlar. Hafızamızda öyle bir düzenleme vardır ki, biz farkında olmadan beyin çeşitli yöntemlerle bu bilgilere ulaşır ve onları bizim kullanımımıza sunar, bu en basit anlatımı ile dil/düşünce üzerinden bilgiye ulaşımdır. Ancak gerçekten bu işin bu kadar basit olmadığını biliyoruz. Dil kendi içinde örgütlenmiş bir yapıdır; düşünce, 'dil ile söylem' arasında ya da 'dil ile yazım” arasında bilgilerimize geri dönerek bir dizi işlevi yerine getirir, böyle bir işlevi bir bilgisayarda yerine getirmek oldukça güç, belki de olanaksız. Ama linguistik uzmanları (dil bilimciler) özellikle mantık biliminden yararlanarak bu güçlüğü yendiler ve olanaksızı olanaklı kıldılar. Çok küçük bir kelime dağarcığı (yaklaşık 1000 kelime) içinde İngilizce olarak konuşulanı anlayan ve yanıt veren bir sistem gerçekleştirdiler. Bu da beş-altı yaşlarında bir çocuğun sözcük dağarcığı demektir. Bunu küçümsememek gerekir, çünkü 1000 kelime içerisinde söylenen her şeyi anlamak ve anlamlı yanıtlar vermek sanıldığının aksine oldukça güç bir iştir. Bir çocuk doğduğu andan başlayarak bir duyumsama sürecine girer, bu süreçte fiziksel nesneler evreni sürekli algılanır, böylece de duyumlar yavaş yavaş bilgiyi oluştururlar, biz de buradan yeni kavramlara geçeriz. Bunların tümü şu anda zihinde (anlıkta) olmaktadır, tam işlevini kazanabilmesi için dile getirilmesi gerekir. Dile getirildiği andan başlayarak hem bilgi kullanılabilir şekle girmiştir. İnsanın buna bağlı birkaç bilme biçimi vardır; bunlar tanıma, tasvir etme, algılama, analoji yapma, tekrarlama, düşünme, dile getirme şeklindedir. İşte bizim mantık yapımız kısaca ve kabaca bu tür bir işlemler bütünüdür. Bilgisayarlar da yukarıdakine benzer işlevleri yerine getirecek bir yapıya sahip biçimde imal edildikleri halde, bizde varolan duyumsama ve yeni kavrama geçme yeteneğinden yoksundurlar. Bu iki yapı karşılaştırıldığında ortaya en büyük problem olarak dil çıkar; işte bilgisayar dilleri bu amaçla geliştirilir. Yaygın bilgisayar dilleri şunlardır: ADA, ALGOL, BASIC, C, C-BASIC, COBOL, COMAL, FORTH, FORTRAN, LISP, LOGO, PASCAL, PILOT, PL-1, PROLOG, RPG, SMART. Bu diller yüksek düzeyli (HLL—High Level Language) ve alçak düzeyli (LLL—Low Level Language) olarak ikiye ayrılır. Günlük dile yakın oldukları ve yüklemler mantığında çalıştıkları ölçüde yüksek düzeyli, sembolize edilmeleri ve önermeler mantığı ile ifade edilebildikleri ölçüde alçak düzeyli olurlar. Bu açıdan bakıldığında da:

LISP LOGO PASCAL PILOT PL-1 PROLOG RPG SMART

.* *

RR

ADA ALGOL BASIC C C-BASIC COBOL COMAL FORTH FORTRAN

* —HLL'e yatkın ama LLL

. * «*

—

Bu dillerden LISP yapay zeka ve uzman sistem yazılımlarında ABD'de daha yaygın olarak kullanılan bir dildir. Günlük dile çok yakındırlar ve yüklemler mantığındaki her türlü ifadeyi anlayıp yorumlayabilirler. PROLOG ise daha çok JAPONYA ve AVRUPA'daki 5. kuşak biyolojik ve optik bilgisayar sistemlerinin geliştirilmesinde kullanılan bir dildir. PROLOG adı (PROgraming in LOGic) ifadesinden türetilmiş olup tamamen mantıksal ve yüklemler mantığına dayalı bir dil olup, LISP'ten en büyük farkı, dil olarak günlük dilin mekanizmasının değil, mantık biliminin mekanizmasının işleyişinin örnek olmasıdır. Yüklemler mantığında “Osman İskender'in Arkadaşıdır” şeklinde bir ifade şöyle gösterilir:

Arkadaş (Osman, İskender)

Prolog dilinde ise; (ARKADAŞ Osman İskender) biçiminde gösterilir. (Daha-Kısa Ahmet, Mehmet)— Ahmet Mehmet'den daha kısa boyludur. (Hayvan kuş)— Kuş bir hayvandır. (Dört kenar kare)— Kare dört kenarlıdır. Ayrıca PROLOG dilinde bu basit cümlecikler: A (ve, veya, ise, ancak ve ancak, değil) eklemleri kullanılarak bir araya getirilip daha karmaşık cümlecikler oluşturulabilmektedir ve buradan hareketle 'çıkarımlama'

yapılabilmektedir.

(Baba Osman İskender)
(Baba İskender Turhan)

(Dedexy) z y)

cümleciklerinden (Dede Osman Turhan), yani "Osman Turhan'ın dedesidir” ifadesi çıkarılır. Ayrıca “kim İskender'in babasıdır?” sorusu şöyle sorulduğunda

? (Baba, İskender) ....... yanıt “Osman” şeklinde alınır. LISP ve PROLOG'un ortak yanları da vardır; kavramsal veya işlevsel tanımlamaları tekrarlı (recursive) bir yapı içinde yapmalarıdır. Örneğin “doğal sayı” kavramı şöyle tanımlanabilir:

SAYI (0)
SAYI (1)
SAYI (n4 1) (-SAYI (n)

Uzman yazılım sistemlerinin son iki sene içerisinde hızla yaygınlaşması da bir başka bilim dalının çıkmasına yol açmıştır. Bilgi mühendisliği, bilgi mühendisinin işi, belli bir uzmanlık alanındaki bilgi ve kuralları bir “uzman sistem kabuğu” (EXPERT SHELL) içerisinde mantıksal çıkarımların uygulanabildiği bir düzene göre yerleştirmekti; (Uzman Sistem Kabuğu, uzmanlık alanından bağımsız, uygun bir biçimde yerleştirdiklerinde verilecek bilgi ve kurallar üzerinde otomatik çıkarım-

lar yapmaya elverişli bir yazılım sistemine verilen isimdir). Kısaca betimlemeye çalıştığımız yapay zeka dilleri olgusu size tarihsel arka planı ve iç içe girdiği diğer düşünce sistemleriyle ilgisi açısından sunuldu. Bu olgunun en geniş ve en dar sınırlarını betimlemek ise size bırakılıyor. LISP