Commodore sayı 7, sayfa 32
Sayfanın metni

Sayfa 32

Kilitli bir kapıdan geçmeyi denemeniz veya açık bir kapıyı kaçırmanız halinde, TS1 duvara çarpıp hasar görüyor ve gücü azalıyor. Kilitli kapıları açmanın tek yolu, problemleri çözmektir. Bunları çözebilmek ise, Titanic'te ele geçirilen eşyaların kullanılmasıyla gerçekleşiyor. Bazen iki eşyayı birbirine yaklaştırmak, bazen bir eşyaya dokunmak, problemin çözümü olabiliyor. Bazen de farklı parçaları bir araya getirerek yeni eşyalar üretmek gerekiyor. Enkazın içinde önünüzü görebilmek için denizaltının ışıklandırmasından yararlanmanız gerekiyor. Bu aydınlatma, odalarda sanki bir kar fırtınası oluyormuş gibi bir görüntü yaratır. Gücünüz azaldıkça aydınlatma da azalacaktır.

Hızlı hareket etmediğiniz takdirde, tuzağa düşebilirsiniz. Bundan kurtulmak da size pahalıya patlayabilir.

Araştırma çalışmanız sırasında etrafa sizi çeşitli tehlikelerden koruyacak sonar şamandıraları bırakabilirsiniz.

Eşyaları tutmak ve taşımak için, denizaltının robot kolunu kullanmalısınız. Fakat bu kolun çok hassas olduğunu aklınızdan çıkarmayın, çünkü çok çabuk zedelenebiliyor. Eğer bir robot kolla tutmak isterseniz, kolun çenelerini açarak o eşyaya sarmak ve sonra da kapamak zorundasınız. Bunu yaptığınızda tuttuğunuz eşyanın adı Mesaj yerinde yazılıyor. Fakat bütün eşyaları kaldırabilmeniz olanaksız, çünkü bazı eşyalar çok ağır, bazıları ise Titanic'e bağlı. Eşyaları tanımlayan mesaj, onları nerede kullanabileceğinize ilişkin ipuçları da içerecek.

Zaman zaman ana gemideki laboratuvarlarınızın yardımına gerek duyabilirsiniz. Laboratuvarda görev yapanlar, sizin gönderdiğiniz eşyaları inceleyebilir, birbirine bağlayabilir ya da onarabilirler.

Şimdiye kadar anlattıklarımızdan, oyunun oldukça karmaşık ve detaylı olduğunu anlamışsınızdır. Bu nedenle, oyun sırasında oldukça planlı bir şekilde davranmanızda yarar var. Bütün ipuçlarını bilen bir usta Commodore'cunun oyunu ancak altı-yedi saatte bitirebilmiş olması moralinizi bozmasın. Karmaşık ve zor görevinizde başarılar.

Bülent Somay

RAY BRADBURY

SON YAYA

Türkçesi: İrma Dolanoğlu

Ray Bradbury'nin iki romanı daha önce Türkçe'de yayımlandı. Fahrenheit 451 ve Gümüş Çekirgeler (ya da Merih Günceleri). Nüfus kâğıdı biraz eski olanlarımız Truffaut'nun çektiği Fahrenheit 451 filmini de hatırlayabilir. Bildiğim kadarıyla Ateş ve Buz ve Son Yaya Bradbury'nin Türkçe'de yayımlanan ilk öykü kitapları. İkisini de İrma Dolanoğlu çevirmiş, ikisi de Nisan Yayınları'ndan, 1986 Temmuz tarihli. Bradbury Amerikan bilimkurgu yazarları tarafından bilimkurguya daha geniş edebiyat çevrelerinde saygınlık kazandıran sayılı adlardan biri olarak anılır. Gerçekten de bilimkurgunun “astronomi/fırlatılış” olduğu 1950'li yıllardan beri Bradbury kendi türündeki yazarlarda hemen hemen hiç rastlanmayan bir şiirsellikle yazagelmiştir. Bunda kuşkusuz onun yalnızca bir bilimkurgu değil, bir fantazi yazarı olmasının da payı var. Bilimkurgu ile fantazi birbirlerinden “bilişsel doğrulanabilirlik/yanlışlanabilirlik” kıstasıyla ayrılıyor. Fantazi yazarları öykülerin üzerine kurdukları varsayımların bilişsel olarak doğrulanıp doğrulanamayacağına pek aldırmıyorlar. Okurlarından yalnızca “inanmama duygularını” öykü ya da roman boyunca askıya almalarını istiyorlar. Bilimkurgu ise aksine verili bilimsel varsayımlar içinde bir inandırıcılık taşımaya çalışıyor. İşte Bradbury, bence biraz da yapay olan bu ayrımın ötesinde iki türden de ürün veren ve iki türde de aynı şiirsel, lirik ve biraz da karamsar üslubu başarıyla kullanan bir yazar. İki kitapta toplam sekiz öykü var. Bunlardan beşi fantazi, üçü ise bilimkurgu diye ayrılabilir. Örneğin Son Yaya'daki “Tırpan” öyküsü, II. Dünya Savaşı öncesinde bir tesadüf eseri bir çiftliğe konan Drew Erickson'un zoraki bir azrail oluşunun öyküsü, Erickson elindeki tırpanıyla çiftlikteki garip (kesildikten sonra bir günde yeniden bitiveren) buğdayları biçerken, kestiği her buğdayın bir insan olduğunu keşfediyor. Bu arada istemeden yakınlarını ve sonunda karısını ve çocuklarını da bir tırpan darbesiyle öldürüverince, hızla buğday biçmeye girişiyor hiç ara vermeden. Bradbury'ye göre II. Dünya Savaşı'nın gerçek öyküsü bu. Bu öyküyü “saçma” bulup savaşın gerçek bilimsel ya da sosyo-ekonomik nedenlerini anlatmaya girişecek olanlar, bence hiç Bradbury okumasınlar. “Son Yaya” öyküsü tam da böyle, hayal kurmayı, fantaziyi dışlayan, hayatı abartılı bir teknolojik faydacılık anlayışı üzerine kuran insanların toplumundaki son yürüyen, gezen (onca araba varken!) adamın öyküsü, Ateş ve Buz'daki aynı adlı öykü, Bradbury'nin geleceğe karamsar bakışını kırabilecek tek gücün ne olduğunu gösteriyor: İnsanoğlunu insan yapan temel özellikler, yani merak ve inat. Bir toplum düşünün. İnsanların düşünme ve hareket etme hızları bizimkine eşit, ancak ömürleri sekiz gün. Sekiz gün içinde doğuyorlar, büyüyorlar, yaşlanıyorlar ve ölüyorlar. Yaşama mekânları mağaralar, tepelerinde gündüzleri insan organizmasının dayanamayacağı kadar sıcak bir güneş, geceleri dondurucu bir soğuk. Bradbury'nin kısa ömürlü insanları, bu açmazdan kurtulmasını biliyorlar. Onları hareket ettiren de yalnızca kör bir yaşama içgüdüsü değil, merak, bilgi ve hayat sınırlarını genişletme dürtüsü ve bu dürtüyü sonuna kadar götüren inatları. Bradbury'nin Gümüş Çekirgeler romanında açıkça lanetlediği insanlıkta gördüğü tek umut pırıltısı işte bu özellikler. “İnsanoğlunda hâlâ umuda değer bir şey olup olmadığı” gerçekçi bir sanat anlayışı içinde ne sorulabilir, ne de cevaplanabilir. Öte yandan da Bradbury'nin lirizminden yoksun bir bilimkurgu yazarı da aynı konuyu bir ukalalıklar zincirine dönüştürebilirdi. Bilimkurguyu zaten sevenler ve henüz sevmeyenler için okunmaya değecek iki kitap Son Yaya ve Ateş ve Buz. Bilimkurgunun çocukça bir vakit kaybı ve saçmalık olduğunu düşünenler ise gerçekten boşuna vakit kaybetmesinler. Kuşkusuz bunu Bradbury gibi iyi bir bilimkurgu yazarı olmadığım için söylüyorum. Bradbury mutlaka onlarda da umut etmeye değecek bir yan bulabilirdi.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.