Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 37
ranı eğilimlerine angaje etmesi demektir. Keza bir şeye inanmamak da... Yanlış anlaşılmasın-her inanç ille de belli bir davranışı gerektirir demiyo- Tum, ama belli bir şeye inanmak ya da inanmamak, sadece mümkün davranışlarımızın değil, duygularımızın, eğilimlerimizin, tavırlarımızın da haritasını değiştirir, seçeneklerimizi sınırlandırır. Othello'nun karısının onu aldattığına inandığı noktada, ille de onu öldürmesi gerekmiyordu. Ama artık o noktada bir şey yapmaması da kendi gözünde bir davranış değeri kazanacak, karısını bağışladığı anlamına gelecekti. İşte tam da bu mümkün seçeneklerin hiçbirine mahküm olmadan hepsinin farkında olmak, hepsinin birden tadını çıkarmak için inançlarını askıya alır. Othello karısının kendisinin aldattığına inanıp inanmadığına karar verseydi, yalnızca “karısını öldürmek” ya da “onu bağışlamak” değil, bunların yanında “hiçbir şey yapmamak”, “hiçbir şey olmamış gibi davranmak”, “karısını yeniden tavlamaya çalışmak” vb. gibi seçenekler de kendisine açık olacaktı. Alabildiğine istikrarsız olmakla birlikte, bir tür bolluklar dünyasında yaşayacaktı. Tabii bu takdirde, mümkün davranışlardan hiçbiri inançla birlikte gelen ağırlığı taşımayacak, hepsinde kasdedilmemişliğe benzer bir hafiflik olacak- Ama artık bağlamaya çalışalım: Demek ki, bizim inanmalarımızı, inanmamalarımızdan ve inançlarımızı askıya almalarımızdan ayırdetmek, ancak inançlarla davranışlarımız arasındaik ilişkiyi gözden geç irmekle mümkün. Dolayısıyla davranma olanaklarından yoksun bir bilgisayar, bizim inançlarımıza da sahip olamaz.
Ateşin Kayıtsızlığı
İnançlarını askıya alabilmek insanın yapısal bir özelliği: Dolayısıyla her insanın sahip olduğu bir yetenek. Ama biz insanlar bunu neredeyse bir kişilik özelliği haline getirmişlerdir. Bu insanlar sanki ateşin kayıtsızlığına öykünür gibidirler.
Geçen sayımızda batıni küfürlerde suyun kozmik bir hafıza olarak yorumlandığını söylemiştik; içerdiği her şeyle biraz daha bulunan, koyulaşan bir hafıza. Bu yüzden su burcu insanları, eylemlerinin kasdettikleri, kasdetmedikleri bütün sorunlarını içerir, kefaretini yüklenirler.
a *&
Oysa aslan burcu insanı, yıldızı olan güneş gibi iyiyi ve kötüyü aynı kayıtsızlıkla aydınlatır. Davranışları bir inancın ağırlığını taşımadığından, onlar için her şey her zaman mümkün kılar. Sonsuz bir özgürlük ortamından, sonsuz bir oyun oynuyor gibidirler. Kendisi sorunlu bir toprak burcundan olan ve bu yüzden ateşi anlatırken bile, toprağın ağırlığını üzerinden atamayan Yunan şair Yorgo Seferis ateşi şöyle anlatıyor:
Kuzum nesi var şu adamın? (Dün, önceki gün, bugün) bütün ikindi oturdu durdu şurada gözlerini bir alevle dikip akşamüstü bana çarptı merdivenden inerken, “Gövde ölür, su sulanır, ruh duraksar”' dedi, “Yel unutur, hep unutur, ama alev değişmez.” “Biliyor musun” dedi sonra, “belki de öbür dünyaya giden bir kadını seviyorum, ama bundan değil, bu bırakılmış halim; bir aleve bu bağlanmışım alev değişmediği içindir.”
Ama aslan burcu insanının nasıl hep ateşin kendisi kadar canlı, hafif ve kendisi kaldığını, bunun su burcu insanlarından farkını en iyi anlatan sözler, kendisi de bir zamanlar astroloji hakkında yazmış olan Milan Kundera'nın ağırlık ve hafiflik hakkında söylediği şu sözler:
“Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şürlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda hayatın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir Yük ne kadar 'ağır” olursa, hayatlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dün- “yadan ve dünyasal varlığından ayrılır, Yalnızca yarı yarıya geçmek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir. Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi? Parmenides aynı soruyu İsa'dan önce altıncı yüzyılda atmıştı ortaya. ifter çifter karşıtlıklara böordu. dık, incelik/kabalık, sıcak /soğuk, varlık/yokluk. Karşıtlıklardan her birinin bir yarısını olumlu (aydınlık, incelik, sıcak, varlık) öteki yarısını da olumsuz olarak nitelendiriyordu. Bu olumlu ve olumsuz kutuplaştırmasını çocukça denecek kadar basit bulabiliriz. Yalnız bir sorun var: Hangisi olumdu, ağırlık mı, hafiflik mi? Parmenhides şu karşılığı veriyordu: Hafiflik olumludur, ağırlık olumsuzdur. Doğru bilmiş miydi, bilmemiş miydi? İş burda. Bir tek şundan emin olabiliriz; hafiflik /ağırlık karşılığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.” |
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 36
inancın dereceleri olarak yorumlanabilir. Demek ki, inanmakla, inanmamak arasında çeşitli dereceler mümkün. Ancak bu çok ciddi bir itiraz değil. Binbir uygulama bize derecelerin ve genel olarak sürekli değişkenlerin, ikili sayı sistemine çevrilebileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, bu itiraz, inancın bilgisayarda, iki değer alabilen bir değişken olarak değilse de, iki uçlu bir boyut olarak temsil edilemeyeceği anlamına gelmiyor.
Örneğin biri bana “yarın güneşin doğacağına inanıyor musun?” diye sorsa, kuşkusuz “evet” diye cevap verirdim. Ama bu, soru daha sorulmadan önce de, güneşin doğacağına inanmakta olduğum anlamına gelmiyor. Dünyamın oluşturucu bir parçası olan bu olgu hakkındaki bilgimin, bir ucu inanmak, bir ucu inanmamak olan bir boyut üzerinde yer aldığını söylemek, tuhaf kaçıyor. Bu tür şeylere inanmaktan ziyade, onları alışkanlıklarımızın içine sinmiş olmalarıyla biliriz.
Ama bir de şöyle bir şey var: Ne inandığımız ne de inanmadığımız durumlar. Üstelik bunlar da türlü türlü. Bu kategoriye biraz daha yakından bakmakta yarar var.
İnancı Askıya Almak
“Ne inanıp ne de inanmadığımız” şeyler dediğimizde ilk akla gelen aslında en yakinen tanıdığımız şeyler.
Ama bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim şey, bu tür yakın tanışıklıklarla inançları arasındaki farklar değil, başka türlü bir “ne inanma, ne inanmama” durumu: Edebiyat eleştirmenlerinin inancın ya da inançsızlığın askıya alınması (suspension of (dis)belief) dedikleri şey. İnançsızlığın askıya alınması, herhangi bir edebi metni, örneğin fantastik olaylar içeren bir metni okurken, özellikle yapmamız gereken bir şeydir. Böyle bir metinde anlatılanları, tabir caizse “yutmayız” ama, metni izleyebilmek için inanırmış gibi yapar, metinde anlatılan türden olayların mümkün olduğu, gerçekten olmuş olduğu bir dünya tasarlamaya çalışırız. Sadece edebi metinleri de değil; makaleleri, bilimsel eserleri de okurken aynı yeteneğe ihtiyacımız vardır. Her cümleyi okuduğumuzda, o cümleye inanıp inanmadığımıza karar vermeye kalkışacak olursak herhalde hayır gelmez o okumadan. Aslında bu olgu da çok ciddi bir itiraz teşkil etmeyebilirdi, eğer inancın askıya alınmasını, inanmak ve inanmamakla eşdeğer bir seçenek olarak değerlendirebilseydik... Bu takdirde, gerçi daha karmaşık işlem ve devreler kullanmamız gerekirdi ama, yine de kendi inançlarımızı, inanma, inanmama ya da inançlarımızı askıya alma yeteneklerimizi yine bilgisayara programlayabilirdik. Şöyle ki, bu üç seçenekten her birini birbirlerini dıştalayan, iki değerli bir değişken olarak düşünebilirdik. O zaman bilgisayar herhangi bir önerme ile karşılaştığında, önce kendisine “İNANMAK MI?” diye sorar, cevap “hayır”sa, “İNANMAMAK MI?” diye sorar, cevap yine hayırsa, o halde “İNANCI ASKIYA ALMAK” derdi.
Ama inancı askıya almak diğerleriyle aynı düzlemde yer alan üçüncü bir seçenek değildir. Aksine inanmayla inanmamanın kendilerini değilse de, olanaklarını içerir; genel olarak bir kendini açık tutma halidir.
İnançlar, Davranışlar ve Davranırmış Gibi Yapmalar
Galiba aslında “inancı askıya alma” yeteneği ve genel olarak “ne inanma, ne de inanmama” durumları insanların sahip olduğu daha temelli bir yeteneğe işaret ediyor: Şaka yapma, oyun oynayabilme gibi yeteneklere. Bunu şu şekilde açabiliriz: Bir şeye inanmak, insanın kendisini belli dav-