Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 9
Hood kadar kurnaz ve güçlüydüler. Yazılım firmaları ne kadar koruma icat ederlerse etsinler onlar bir yolunu bulup programları kırıyorlardı. Hem kimseye de zarar vermediklerine, aksine iyilik yaptıklarına göre bu bir suç da olamazdı. Assembler'da ilk scrolltext'li intromu yaptığımda ben de kendimi bir cracker gibi hissedip gururlanmıştım. Liseye geçtiğimde bazı şeyleri daha iyi anlamaya başladım. Sandığımın aksine cracker'lar bu işten para kazanıyorlardı, hem de neredeyse programı yazan şirket kadar. İşte bu beni rahatsız etmişti. Bunun resmen hırsızlıktan bir farkı yoktu. Biri uğraşıp çalışarak bir eser meydana getiriyordu ve bu cracker'lar sadece kilidi açma becerileriyle içeri girip bu eseri alıp kaçıyorlardı. Daha sonra da bunları satıp para kazanıyorlardı. İşin doğrusu cracker'ları haklı görmek hırsızlara 'Aferin iyi yapıyorsunuz' demekten başka bir şey değildi. İşte o gün bir cracker olmaktan vazgeçtim. O senenin sonunda artık bir AMIGA sahibiydim. Bu muhteşem makinede C-64'te yaptığım hatayı yapmamaya kararlıydım. Hemen oturup kullanıcının el kitabını sonuna kadar okudum, daha sonra da öğrendiğim bilgileri uygulamaya koyuldum. Bu makineyi en kısa zamanda tanımaya niyetliydim. Bilgisayarla birlikte Jinxter adında bir adventure almıştım. C-64'tekilerle karşılaştırıldığında muhteşemdi. Sistemi kullanmayı öğrenir öğrenmez bu oyunu oynamaya başladım. Gecenin geç saatlerine kadar oynadım. Sonunda uykum geldi ve yatmaya karar verdim, ama önce oyunu save etmem gerekiyordu. Disk sürücüye boş bir disket taktım ve save seçeneğini seçtim. Bilgisayar bana bir soru soruyordu. İlk kez kırılmamış bir oyun elime geçmişti ve soruyu cevaplayamayınca save etmeme izin vermedi. İşte o gün cracker'lara lanet okudum. Onlar olmasa belki bu oyunu bu kadar düşük bir fiyata alamayacaktım ama beğenerek orijinalini alsaydım sorulan soruları cevaplayabilecek ve bu duruma düşmeyecektim. Cracker'ların bir kötü yanı daha. Bundan sonraki yıllarda elime birçok oyun geçti. Hepsi kırılmış korsan oyunlardı, zaten Türkiye'ye orijinal oyun gelmiyordu. Bu oyunların çoğunu zevkle oynadım. Ama bazen -oyunu bir iki saat oynayıp tam zevkini almaya başladığımda veya belli düzeylere geldiğimde- oyunlar gerçek anlamda kırılıp oynanmaz hale geliyorlardı. İlk önce bunun cracker'lar tarafından özellikle yapıldığını sandım ama daha sonra bunun sadece bu cracker'ların beceriksizliğinden kaynaklandığını düşündüm. Bu bir ölçüde doğruydu, ama asıl sebep cracker'ların çoğunun kendilerince bu işte profesyonel olmalarıydı. Bu hırsızlığı o kadar planlı bir hale getirmişlerdi ki artık oyun kırmaktan başlarını kaşıyacak halleri yoktu, böylece kırdıkları oyunları kontrol etmek gibi bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. Daha sonra virüs belası çıktı. Bazılarına göre intikam almak isteyen bir programcı, bazılarına göre ise şakacı biri bunu yazmıştı. Ne sebeple çıkmış olursa olsun çok tutuldu ve ardı ardına yeni virüsler yazıldı. Bazıları zararsız, bazıları ise çok tehlikeliydiler. Bu küçük programcıklar muazzam hızda yayılıp büyük zararlara yol açtılar. Her ne kadar gerçek orijinalleri bilinmese de kesinlikle bilinen bir şey vardı, bu virüsler korsan programlarla yayılıyorlar ve orijinal programlarda kesinlikle bulunmuyorlardı. Hâlâ cracker'ları destekliyorsanız bir de şunu dinleyin. Türkiye'nin ilk strateji oyunu Hançer yaklaşık altı aylık yoğun bir çalışma sonucunda bitirildi. Gerçekten piyasanın iyi firmaları ile boy ölçüşebilecek düzeyde iyi hazırlanmıştı ve de Türkiye piyasasında ilk olmanın avantajıyla piyasaya çıktı. Gerçekten de beklenen olmuş oyun hak ettiği ilgiyi görmüştü. Satışlar oldukça iyi gidiyordu hatta birçok yabancı oyunu geride bırakmıştı. Fakat neden bilinmez bu bazılarına rahatsız edici geldi. Bu kişiler gerçekten kaliteli olan bu oyuna Avrupa yapımı benzerlerinin yarısı fiyatı bile çok gördüler. Böyle iyi niyetle yapılmış bir oyunu çok makul bir ücret ödeyerek desteklemektense köstek vurmaya kalktılar. Ama bunu bile beceremediler ve kırılması için oyunu yurt dışına yolladılar. Oyun kırılmış, içinden bazı özellikleri atılmış ve tek diske indirilmiş halde geri döndü ve tekrar, bu sefer korsan olarak satılmaya başlandı. Kopyasının ne kadar sattığını bilmiyoruz ama bin civarında bir satışa ulaştığını duyduk. Bu programı benim iki arkadaşım; Volkan ve Tolga hazırladılar. Altı aylık bir çalışmanın sonunda ellerine bu programı dağıtanlardan bile az para geçti. Şimdi kendinizi bu insanların yerine koyun, kötü niyetli birkaç kişi yüzünden böyle bir emeğiniz boşa gitse ne yapardınız? Tabii bir de kolay yoldan para kazanmayı ilke edinen taşlaşmış bir zihniyet hakim ülkemizde. Örnek mi istiyorsunuz? Bir etrafınıza bakın. Bütün bilgisayar dükkanları oyun satmak için telef oluyor. Aman Allahım! Bu hırsızlığın öyle ilginç, öyle traji-komik yöntemleri var ki aklınız durur. Oyunları beşbinden disketlerini yirmibinden satıyor. Veya ilk disket beşbin ikinci ve ondan sonrası üçbin. Fark mı niye? Eee ne de olsa utility disketlerinin kopyalanması drivoları daha zorluyor, ayrıca ilk disketi kaydettikten sonra drive ısınmış oluyor böylece ikinci disketi daha kolay kaydediyor olsa gerek. Bir başkası tutuyor 'Şu saatte gelene oyun bedava' diyor. Gerçekten merak ediyorum bu fiyatları nereden bulup, oyunlara neye göre değer biçiyorlar? Hadi bunu geçtik nasıl olup da başkasının yaptığı ve kendisinin en küçük bir emek bile sarfetmediği oyunlardan pay çıkarabiliyorlar? Gördüğüm kadarıyla bu iş onları hiç de rahatsız etmiyor. Mesela utanmadan yirmibin liraya sattıkları Dpaint4 demosunun neden save etmediğini çok basitçe 'Bu daha demo versiyonu asıl program daha sonra çıkacak' diye yanıtlayabiliyorlar. Programların ne işe yaradığını açıklasalar yine bir iş yapmış olurlar, Ama nasıl yapsınlar, programın ne işe yaradığını kendileri de anlamıyorlar ki? Aslında bunlar da şu aralar oldukça rahatsız. Sebebi de kızışan rekabet nedeniyle bir dükkanın fiyatları sıfıra indirmesi. Diğer dükkanlar sinek avlarken burası dolup dolup taşıyor. Neden mi? Çünkü burada disket alana oyun bedava. Kendi deyimleri ile 'Sıfır lira'. Zaten oyun çekerken bir masrafı olmuyor ki oyun için para alsın, o üçbinden aldığı disketleri oyunlar sayesinde altıbinden satıp parasını kazanıyor. Bu oyunları yazan firmaların temsilcileri gelip bu durumu, yani oyunlarının disket satışını arttırmak için fazladan verilen etiketlerden bile ucuza (bu etiketleri de para ile satıyorlar) gittiğini görseler kriz geçirirler bence. İşte böyle bir ortamda biri çıkıp bir dergide 'Kopyaya hayır' diyor ve büyük tepki ile karşılaşıyor. Neden? Alan memnun, satan memnun bu işe çomak sokmanın alemi ne? Şimdi siz gelin de bu insanlara bu işin hiç de görüldüğü gibi olmadığını, bugün kazanılacak bu küçük paraların ülkemizde yeni yeni gelişmeye başlayan programcılık sektörüne, daha da önemlisi bu alanda gerçekten yetenekli gençlerimizin azimlerine büyük zararlar vereceğini ve bunun herkes için zararlı olacağını anlatın. Ne bizlerin bunu anlatabilmemize ne de onların anlamasına şu an için imkan yok. Peki ne yapılabilir? Bence bu işten kurtulmak için en büyük adım bilgisayar programlarının telif yasası kapsamına alınması ile başlar. Bu sistem bir kez oturunca bu sefer de korsanlığa yüksek yaptırımlar uygulanır. İşte o zaman bu programları 'Sıfır liraya' biraz zor satarlar. Bilgisayarınızı seviyorsanız 'KOPYAYA HAYIR' deyin.
ÇI 1 'K | | LI 1 ör 'K m
Programları kıran gruplar hiç çekinmeden isimlerini reklam edebiliyorlar.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 8
MI Jo A
CRIME alınan bundan altı sene kadar önceydi. C-64'ümü yeni almıştım. Yanında verdikleri kasette yazan talimatnameye göre ilk oyunumu yükledim ve çalıştırdım. Ekran bembeyaz oldu, biraz sonra sol taraftan GCS harfleri ekrana girdi. Üçü bir arada ekranın tam orta yerine gelince durdular ve ekranda 'German Cracking Service' diye bir yazı çıktı. Space'e basınca hepsi gitti ve oyun başladı. Bundan birkaç gün sonra bir arkadaşımdan cracker'ların ne yaptıklarını öğrendim. Bunlar piyasada parayla satılan programları bir şekilde temin edip, programların kopyalanmasını engelleyen korumalarını kaldırıp tekrar piyasaya sürüyorlardı, hem de daha ucuza. 'Ne kadar güzel' dedim kendi kendime, böylece çok az bir para ödeyerek veya arkadaşlarım sayesinde bedavaya birçok oyun sahibi olabilirdim. Sanki bir dükkanda bedava çikolata verildiğini öğrenen bir çocuk gibi sevinmiştim. O günden itibaren oyun toplamaya başladım. Gerçekten çok zevkliydi. Her geçen gün yeni oyunlar buluyor ve bunları oynamanın zevkini tadıyordum, hem de neredeyse bedavaya. Bir süre sonra oyunlardan sıkıldım. O kadar çok oyunum vardı ki artık sadece gerçekten iyi yazılmış oyunlar ilgimi çekiyorlardı. Yine böyle bir gün -C-64'ü aldıktan bir yıl kadar sonra- canım sıkıldı. Oyun oynamak istemiyordum. O an elime Basic kitabı geçti. Sayfaları öylesine karıştırmaya başladım. Bir iki saat sonra Basic'te ilk programımı yazıyordum. Bir yıl kadar daha Basic ile uğraştıktan sonra Assembler'a geçtim. Bu dilde program yazmak her ne kadar daha zor olsa da çok zevkliydi. İşte o sırada Avrupa piyasasında gerçek anlamda introlar yapılmaya başladı. Artık her oyunun başında oyundan çok daha ilgi çekici show amaçlı bölümler vardı. Elime geçen oyunların yüzde 90'ı kırılmış ve başına kıran grubun introsu atılmış oyunlardı. Bu introlarda o kadar güzel efektler vardı ki ister istemez cracker'lara özendim. Zaten o sıralar okuduğum kitaplar ve yazılar da cracker'lığın ne kadar zor bir 'meslek' olduğundan bahsediyorlardı. Cracker'lar Robin Hood gibi davranıyorlardı, zengin yazılım firmalarından alıp kullanıcılara hiçbir kazanç gütmeden dağıtıyorlardı. Ayrıca yine en az