64'ler sayı 52, sayfa 59

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 59

Acı... Öyle bildiğimiz 'Ay elimi kestim, ayağım burkuldu' gibisinden acılar değil. Gerçek, ruhunuzu dağlayıp sizi umutsuz gözlerle gökyüzüne baktıracak kadar derin bir acı. İnsana ne olduğunu şaşırtacak, keşke şimdiki aklım olsaydı dedirtecek derecede koyucu bir acı. Kendini bir an dışarıdan gördürtüp ne kadar yalnız, ufak ve çaresiz olduğunu anlamasını sağlayacak kadar keskin bir acı. Aptalca da olsa, insana kısacık, ufacık bir an için intihar edip her şeyden kurtulmayı düşündürtecek kadar anlamsız bir acı. Hatta yaralanmış beyninize en büyük günahı işlettirip, onu etrafındakilerin de acı çekmesini isteyecek kadar körelten bir acı... Şöyle ya da böyle, ne kadar kaçsanız, kendi ufak kabuğunuza saklansanız bile bir gün sizi bulup köşeye sıkıştıracak olan bu acı (her ne kadar farkında olmasanız bile) varlığınız, ruhunuz ve geriye kalan sayılı günleriniz açısından aslında yararlıdır. Hemen yanlış anlamayın, bu yeni kurduğumuz Mazoist United'ın ilanı değil, eğer biraz durup düşünürseniz aslında ilk bakışta geldiği kadar saçma da değil. Belki güne aptal bir gülümsemeyle başlayanlara saçma gelebilir, hatta kendi çaplarında 'orta dereceli' bunalımlar atlatanlar da aptalca olduğunu düşünebilirler ama gerçek acıdan geçip sonra bu konuda düşünecek kadar yaşayabilenler son atlattıkları darbenin hayatlarına silinemeyecek olumlu bir iz bıraktığını bilirler. Hatta herkesi mutluluktan çıldırtan şeylere bile önce şüpheci pesimist bir bakış atanlar (mesela ben) ruhlarının olgunluğunun çektikleri acılarla orantılı olduğunu bile iddia edebilirler. Siz istediğinizi düşünün, hatta isterseniz diğer bölümlere varabilmek için bu satırları hızlı hızlı geçin, ama şunu unutmayın: Acı çekenler bilirler. Aynı hatalara ısrarla tekrar tekrar düşüp aynı acıları yeniden çekseler bile onlar bilirler. Belki bu dış görünüşlerine çok farklı bir şekilde yansır, belki onları toplum dediğimiz sürüsünden uzaklaştırır, ama taa içlerinde onlar diğerlerinden çok daha fazlasını bilirler. Ben bu ay boyunca (acılarımın beni rahat bıraktığı zamanlarda) bol bol ağaç yaptım. Hemen 'yeşilci mi oldun leyn?!' demeyin. Hayır yeşilci olmadım, ağaç yapmak 64'ler dilinde Global Effect oynamanın diğer adı. İnanın hayatımda ilk kez oyunu oynayanı bu kadar az düşünen bir oyun görüyorum. Eski hex stratejiler bile bu kadar acımasız değillerdi. Global Effect'i alıyorsunuz, yüklüyorsunuz ve kendi kendinize 'İşte uzun zamandır beklediğim SimCity taklidi' diyorsunuz ve hayatınızın hatasını böylece yapmış oluyorsunuz. Bel biliyorum, çünkü ben yaptım. Global Effect bir oyun değil, gerçek dünya. Kurduğunuz her fabrika, her yeni 'toplu konut projesi', her askeri üs size uzun vadede hava kirliliği, delinmiş çorap misali bir ozon tabakası, ciğerlerinize kurban bayramı sabahının kan kokusunu (ama bu kez bizim kanımızın kokusu) yaşatacak carbon dioksit oranı olarak geri dönüyor. Paranın tek sınır olduğu oyunları unutun, burada kavganız sağ kalmak ve çoğu zaman bu kavganın sonunda siz ağzınız, burnunuz dağılmış en iyi nakavt pozunuzu veriyor oluyorsunuz. Zorluğu ve başarı şansının azlığı yüzünden pek çok kimse Global Effect'i pas geçebilir (ve açıkçası onları suçlamıyorum) ama kafalarını takıp oyuna saatlerini verenler işkencenin sonuna vardıklarında (eğer varabilirlerse) iki şeyi çok açık ve seçik olarak anlıyorlar benim sevgili vatandaşlarım: 1) Bu güne kadar oynadığımız oyunların çoğu eninde sonunda bizim egomuzu parlatmak için hazırlanmış program parçalarından öte bir şey değiller. Global Effect olaya başka bir açıdan bakıyor. Madem dünyayı 'kurtaracağım' diye bilgisayar başına oturdunuz, bunun fiyatını ödeyeceksiniz. Acımasız ama akıllıca (en azından bence akıllıca). 2) Biz cebimizdeki para, komşunun kızı, diploma gibi dertlerle uğraşırken dünya büyüüük bir hızla batıyor. Ve bunu değiştirmek için olayların bizim nazik tenimizi rahatsız etmelerini beklersek çok çok geç kalmış olacağız. Çünkü Global Effect'te (tıpkı

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.