Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 60
OVERDOSE AŞIRI İSTEKLERİNİZİ KARŞILAYABİLECEĞİNİZ TEK YER
kolonlardan çıkan sinir bozucu ses beynimde son hızla dönen bir matkap etkisi yaratıyor. Kulak zarlarımın gittikçe inceldiğini hissediyorum. Galiba bilincimi yitirmek üzereyim. Kahretsin şimdi sıcak bir duş ne iyi gelirdi bitkin bedenime; yanında şampanya... Hah! neler düşünüyorum böyle. Tanrım artık dayanamıyorum. Bacaklarım bile bana isyan ediyor, beni taşımayı reddediyorlar. Bacak kaslarımın gevşemeye başladığını hissediyorum. Mikrofona karşı kahrolası gırtlağımı parçalamakla meşgulken birden o insan selini tekrar fark ettim. Ben yalnızdım. Onlar değil ama. Eeh onlar benim için burada. Aman tanrım! O çılgın ve garip insan seline dalıp gidiyorum. Elleri... Elleri bana doğru uzanmış. Eller... Eller... Her yerde bir sürü el var. Tanrım, onlara bakmamalıyım! Yo, yo-artık çok geç. Eller bana yaklaşmaya, beni yakalamaya çalışıyorlar. Bana doğru uzanmış eller; açılmış ve dua eden eller. Eller beni kendilerine çekiyor, tıpkı manyetizma gibi. Tabii ki çeker, biz zıt kutuplardık her zaman. Ayaklarım geri geri gidiyor ama nafile. Onlar benim içinse ben de onlar içinim. Yo, yol! hayır istemiyorum. Ama borcumu ödemem gerek. Nasılda yorgunum. Bu ellerin yorgunluğumu emip yok etmesini umuyorum. Önce gözlerimi yummalıyım, sımsıkı; atla hadi!! Atlasana!! Yorgunluğumu unutturan garip bir acı hissediyorum. Şehvetli bir parçalanma duyumsuyorum tenimde. Beni soyuyorlar, beni parçalıyorlar. Hepsi de benden bir parça almak için birbirleriyle yarışıyorlar. Oltanın ucunda sallanan dişlenmiş bir yem gibiyim. Didikleniyorum, hoşlanıyorum, ahhh... Artık yorgun bacaklarım yoklar. Haklıydım, onlar benim için buradalardı. Not: Bu öykü James Hetfield'a ithaf edilmiştir.
piranha sürüsü gibi etlerimi lime lime parçalıyor, kanım pis kaygan yüzeylerini yıkıyor ama onlar hiç aldırmadan varlığımın her noktasını kendi iğrenç varlıklarına aktarıyorlardı. O kadar kalabalıklardı ki artık tek ümidim olan çıkış yolu bu çürümüş kurtçukların ördüğü etten bir duvara dönüşmüştü. Çok uzaktaydı sanki çıkış yolu. Görebileceğim maksimum uzaklığın da ötesindeydi; belki de hiçbir yerdeydi. Bilemiyorum. Hayat bazen insana satranç taşı muamelesi yapardı. İşte o satranç taşlarından birisiydim ben de. Kaybeden satranç taşı. Kontrol edemediğim bazı güçler/süreçler beni buraya bırakmışlardı. Halbuki en başta, kontrol bendeyken, burada bulunmak için elimde yeteri kadar önerme vardı. Üstelik hepsi de doğruydu... ama işte... İlerlemeliydim. Çıkışa gitmeliydim, kurtulmalıydım. Bana benden başka yardımcı olacak hiç kimse yoktu. Harekete geçtim. Hiçbir kurtçuğa değmeden dikkatlice hızlı bir şekilde ilerliyordum: “Minimum temas, maksimum performans” buradan kaçış formülümdü. Ama dedim ya, bugün kaybeden bir satranç taşıydım. Yapılacak birkaç yanlış hamle daha vardı ve bunları yapacak olan kişi de basit bir formülü kendine düstur edip öyle hemen kaçıp kurtulamazdı. Hızla ilerlediğim sırada kurtçuklardan birisine çarptım. Bilmeden; büyülenmiş bir şekilde yüksek amacıma doğru ilerlerken. Bu biraz daha küçüktü. Baş civarında sarı kabarık tüyler vardı. Ama öyle bir ciyakladı ki hemen önümdeki iki büyük kurtçuk dönerek bunu yapanın benim olduğumu
YAVUZ AKKUŞ
“... nasıl başladığını bilmiyordum. Bu nemli ve sıcak günü iğrenç kokular salan, sürekli kaynaşan, kalabalıklaşan, ne yaptığından habersiz, sürekli sağa sola anlamsız rastlantısal hareketler de bulunan, gürültücü kurtçuklarla paylaşmama sebep olan şeyin ne olduğunu da bilmiyordum. Tek bildiğim bir an önce bu kurtçuklardan kurtulmam gerektiğiydi. Sürekli sağa sola manevralar yapıyor, hiçbirisine dokunmamak için olağanüstü çaba harcıyordum. Yararsız bir çabaydı tabii ki; Sürekli geliyorlardı, çoğalıyorlardı ve tehdit ediciydiler. Binlerce el, ayak, dokungaç ve uzantıdan oluşan, çürümüş dev bir et parçası gibiydiler. Bir an önce bu çürümüş et yığınından kurtulmadığım takdirde bulunduğum alanı işgal edecekler, beni yiyip bitireceklerdi. Üstlerine basıp geçemezdim, çok büyüklerdi. “Çekilin yolumdan” diye haykıramazdım, anlamazlardı. O anda hiçkimse onlardan tiksinmemem için bana rasyonel bir sebep gösteremezdi. Kafamın yarısında bu kurtçuklardan kurtulmanın vereceği coşkuyu düşlerken, diğer yarısında ise hepsini teker teker öldürmeye çoktan başlamıştım bile. Ama hayalimde bile yok edemiyordum bu çürümüş kalabalığı. Çok umutsuzdum. Kendimi mezarda gibi hissediyordum: canlı canlı öylece, çaresiz acı içinde kıvranarak yatarken, bu kurtçuklar aç algılamakta gecikmedi. Belli ki yerde kıvranan kurtçuğun anne-babasıydı. Anne kurtçuk soprano, baba kurtçukta bariton bir sesle aynı anda bağırmaları sonucu oluşan ses terörü diğerlerinin anında olay yerinde bitmelerine sebep olmuştu bile. Şimdi hapı yutmuştum. Görebildiğim alan dahilindeki tüm kurtçuklar bana bakıyorlardı. Arkama ise bakmak bile istemiyordum. Dehşetten donakalmıştım ve hiçbir şey yapmıyordum. Onlarsa bir şey yapmamı bekliyorlar, ben yapmazsam kendileri yapacakmış hissi uyandıran soluk alıp vermelerde bulunuyorlardı. Kalbim bin atıyordu. Yerde yatan iğrenç küçük kurtçuk ise hala öyle bir ciyaklıyordu ki sahne benim açımdan trajedi, kurtçuklar açısındansa daha da dehşet verici hale bürünüyordu. Daha fazla dayanamadım ve bende ani bir ciyaklamayla Anne-Baba kurtçuğun üzerine yürüdüm. Salgıladıkları sıvılara aldırmadan tüm gücümle koşmaya başladım. Bu seferki formülüm fazlasıyla zor ve acı vericiydi: Maksimum temas, maksimum performans. Koşmaya başladım. Artık sadece koşuyordum. O kadar hızlı koşuyordum ki çürümüş kurtçuk yığınları bir süre sonra seçilmiyor, kalbim hızlı atmaktan göğüs kafesime çarpıyordu. İtiyordum, değiyordum, bağırıyordum, tehdit savuruyordum ve kurtçuklara çarpa çarpa çıkışa yaklaşmaya çalışıyordum. Önüme gelen
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 61
LAM
her kurtçuğu elimle deviriyordum veya ben devirdiğimi zannediyordum... Sonunda talihsiz bir şekilde devrildim. Çok kısa bir an için gökyüzünü görebildim. Hava, bulutlar, güneş ne kadar sahte görünüyordu: dokunup da plastik birer oyuncak olduklarını görsem herhalde fazla şaşırmazdım. Bir uçak geçiyordu. O anda içinde olma ihtimalini düşündüm. Hemen alttaki binalarda olma ihtimalini düşündüm. Sıcak bir çay veya soğuk bir diet kola içme ihtimalini düşündüm. Ayağa kalkıp tekrar koşma ihtimalini düşündüm. Ne kadar zordu hepsi. Biri hariç: Ayağa kalktım. Kurtçuklar şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. Yürümeye başladım. İçimde benim göremediğim bir güç sanki böyle bir emir vermişti bana. Boğazıma kadar dolan adrenalin boşalmış ve abartılı bir sakinlik devresine girmiştim. Ne olmuştu? Ya her şey ya da hiçbir şey, bilmiyordum. Sadece sakin sakin yürüyordum. Arkaya hala bakmıyordum. Çıkış önümdeydi. Kararlı adımlarla kurtuluş yolunda ilerliyordum. Önceki olanlarla şimdikiler arasındaki fark gerçekle düş kadardı. Kurtçuklar hala artarak çoğalıyorlar, üzerime geliyorlar fakat son anda sağımdan ve solumdan geçip gidiyorlardı. Sonunda çıkışa vardım ve kazanan satranç taşı olduğuma karar verdim. Dönüp geriye baktım: Bu nemli ve sıcak günde hala kavranıyorlar, kaynaşıyorlar ve genizleri yakan çürümenin pis kokusu arasında metrelerce uzayıp gidiyorlardı. Yanlış yerde ve yanlış zamanda bulunmanın tanımı buydu işte: Bir daha bayramda Beyoğlu'na gelirsem iki olsun.” hepinize hoş geldiniz diyorum Overdose halkı. Bu ay nasılız? Bu ay
Nasılız? (Geçen ay soramamıştım onun için iki kere yazdım). Gönderdiğiniz mektuplardan (ay pardon disketlerden) gayet iyi olduğunuz anlaşılıyor (çözemediğiniz sorular/sorunlar hariç). Neyse telaşlanmayın, bir yere gitmedik, kapanmıyoruz, hiçbir yere kaçmıyoruz. Bize her sene Nisan ayında oluyor böyle. Biz de madem engelleyemiyoruz, bari bunu GameShow'un ulusal bayramı ilan edelim dedik ve her sene Nisan ayında (tüm günler dahil) bayram yapıyoruz (diyeyim yeter konuyu dağıttık). Artık ayın birinde bayilerde GameShow gördüğünüzde şaşırmayın sakın. Ayrıca bu satırları tam ayın birinde okumuyorsanız gereken etkiyi alamazsınız. Neyse artık “ayın biri” lanetini de çözdüğümüze göre mutlu mutlu geçelim maddelere: 1- SÜRPRİZ: Genelde sürprizin ne olduğu söylenmez ki ben de söylemeyeceğim. Burada amaç okuyanı sürpriz öncesi bir parça (biraz, daha, çok, en çok) heyecanlandırmak. Ne sürprizi? Kim yapacak? Bari ipucu olsa? Ne olur söyle? gibi tahmini sorularınızı cevapsız bırakmayı göze alarak sizi değişken miktarlardaki heyecanlarınızla baş başa bırakıyorum; önümüzdeki aya karlar (ben bile heyecanlandım). 2- HİKAYE VE ÖDÜL: Sizden daha önce başta yayınlanması için hikaye yazıp göndermenizi talep etmiştim ya! İşte o talebi bir de ödülle destekleme kararı aldık bu ay. Şöyle ki; gönderdiğiniz hikayelerden en iyisi seçilip yayınlandıktan sonra üzerine bir de o ay kapak olmuş oyunu kazanacaksınız. Böylece beyin patlatıp emek harcadığınız yazınız, karşılığı olan bedeli almış olacak. Hadi bakalım oyunlarda gösterdiğiniz olağanüstü başarı ve yeteneği biraz da kalem sallamakta gösterin. Hem de bedava oyun kazanın. Katılımcıların dikkatine (En sonunda CD veriyoruz işte!!). 3- ÖSS MACERASI: Ne diyeyim, hepinize geçmiş olsun. Günümüz dünyasında insan hayatının dönüm noktası olabilecek kadar ciddi olan “akademik etiket” savaşının ilk bölümünü böylece atlatmış oldunuz. Bir sürü üniversite öğrencisinin mezun olup, sokaklarda dolaşarak harıl harıl iş aradığı günümüz Türkiyesinde üniversitelerimizin “Teorik Tornacı” zihniyetinden kurtulmasını diliyor ve gelecek için besleyip büyüttüğünüz tüm hayallerin üniversite amfilerinde çürüyüp gitmemesini temenni ediyorum. Ve söyleyecek başka bir şeyim de kalmıyor. Her sınav için bol şanslar dostlar... (Kazanamayanlar sakın olaki morallerini bozmasın. Hayat sadece boktan bir sınav sistemi üzerine kurulmamıştır. Özgüveninizi koruyun. Onu kaybedeceğinize bırakın kaybedeceğiniz şeyler sınav kadar olsun. Nasıl olsa sınav kazanılır). 4- RİCA VE İSTEK: Ey Overdose halkı, sizden bazı isteklerim olacak; rica gibi kibar duyguların eşliğinde. Ben yıllardır, şimdi kapanmış olan OKAT yayınevinin çıkarmış olduğu bilimkurgu serilerini arıyorum ve hiçbir yerde bulamıyorum. Eğer bu seri sizde varsa ve raflarda çürümeye terk edilmişse bunları bana satmanızı (veya hediye etmenizi ki bu daha güzel) rica ediyorum. Bunun için bir servet veya bunlara eşdeğer başka şeylerin karşılığında bedel ödemeye hazırım. Hem bakın benim kütüphanem de zengindir, belki siz de bir şeyler arıyorsunuzdur ve o da bende vardır. Bu mühim isteğime cevap vermek isteyenler bi zahmet Kamer'i arayıp not bırakırlarsa en uygun zamanda söz konusu kişiyle irtibat kuracağımı ve uygar dünya adına çok sevinmiş olacağımı belirtiyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Eveeet, bakalım bu ay girdiğimiz sosyal çabalar neler: 1- Ayın Oyunu: Biraz geçte olsa Grand Theft Auto. Zaten bu oyunun ismini ilk duyduğumda oldukça değişik bir senaryosu olduğunu hissetmiştim. Bir ay boyunca oturup oynadığım bu oyundan öyle bir memnun kaldım ki hemen sizle paylaşayım dedim. Kısaca siz bir suçlusunuz. Kaçıyorsunuz, çalıyorsunuz, dövüyorsunuz, öldürüyorsunuz yani çevrenizde var olan her şeye karşı dayanılmaz bir yıkım içgüdüsüyle hareket edip gayet hızlı ve heyecanlı bir hayat sürmeye çalışıyorsunuz. Tabii bu açıkladığım suçlu hayatının perde arkasındaki tanımı ama GTA bu tanımı size öyle güzel hissettiriyor ki bir süre sonra sanal da olsa birilerini öldürmekten, gasp etmekten, kaçmaktan, çalmaktan kısaca normal olan her şeye zarar vermekten zevk alır hale geliyorsunuz. Grafik olarak ilk başta itici gelme olasılığı olan GTA, illa ki en iyi oyunun en güzel grafikli ve en güzel sesli oyun olmadığının en iyi kanıtı. Kesinlikle alın, oynayın, oynatın. 2- Ayın Filmi: En iyi Erkek Oscarı da kazanan “As Good as it Gets” bu ay gittiğim en iyi film. Birbirinden tamamen alakasız olan üç insanın hayatın ortak bir yerinde buluşmasını ve kendi aralarındaki iletişimi ironik bir dille
AP NN NM
n'ın oynadığı obsesif hasta Melvin Resurrection. Ne desem? Mükemmel, özel efektler birinci ama senaryo tam anlatan nefis bir film. Özellikle Jack A karakterine hayran kalacaksınız. Oyunculuklar iyi, mekan ve yaratık sınıf, atmosfer süper kısaca teknik anlamıyla bir katliam. Orijinal hikayeden elde ala saçma sapan bir duygusallık ve paçavraya dönmüş bir final yara (o kadar). Şarküteri ve Kayıp Çocuklar Şehriyle sükse yapan Jean Pierre Jeunet, Fransız olmanın verdiği estetik zevkin tümünü filmde gayet güzel kullanmasına karşın, o da senaryo saçmalığına yenik düşmüş. Bir yıldan beri merakla beklediğim mükemmel bilim kurgu klasiğinin bu hallere düştüğünü görmek beni çok üzdü. Gidin ama fazla bir şey beklemeyin. 3- Ayın Albümü: Yeni albümü merakla beklenen Iron Maiden'ın “Virtual XI”i nihayet çıktı. Walla beğendim. Iron Maiden'ın o eski parlak dinamizmi olmasa bile gayet olgun bir albüm yapmışlar. Melodik ve yerine göre gayet karamsar ve hüzünlü olabilen bir çalışma. X Factor'de gıcık olduğumuz Blaze Bayley bile bu sefer albüme cuk oturmuş. Bütün elemanlar enstrümanlarına hakim. Sonuç olarak Iron Maiden yeni bir solist talihsizliğine düşmeden, tecrübe farkıyla da kısa sürede toparlanmış halinin güzel bir yansıması “Virtual XI”. Özellikle 'Don't look to the eyes of the stranger” parçasındaki melodinin kusursuzluğu sinirlerinizi bozacak ama kendinizi de kaybedeceksiniz. Bütün parçalar tecrübe ve Iron Maiden kokuyor. Hemen alın. 4- Ayın Kitabı: Bu ay süper iki kitabımız var. Birincisi J.D Salinger'ın çok ünlü romanı “Çavdar Tarlasında Çocuklar” (yani Catcher in the Rye), nihayet Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. Gelişim çağındaki bir erkek çocuğunun büyüklerin dünya düzenine karşı duygusal isyanını anlatan gayet hüzünlü ve yerine göre gayet esprili nefis bir roman. Son zamanlarda okuduklarımın en iyisi. Sadece tek bu romanıyla efsane haline gelen Salinger'ın gençlik üzerine olan düşüncelerini bilmek içinde çok iyi bir fırsat (Salinger'ın Türkiye'de basılmış 2 kitabı daha var: “9 Öykü” ile “Franny ve Zooey”. Bunları okumayı da İkinci kitabımız ise bizim bi haber olduğumuz fakat dünyada saygın bir yeri olan Sovyet bilim kurgu yazarları Arkadi ve Boris Ştrugatski kardeşlerin en iyi romanları olan “Uzay'da Piknik” Roadside Picnic - yani roman isimlerini neden böyle saçma sapan çevirirler anlamıyorum). Bu kitapta yabancı bir takım varlıklar dünyanın çeşitli yerlerine uğrayıp bir piknik yapar gibi konaklamışlar ve tıpkı piknikten sonra bırakılan süprüntüler gibi onlar da tamamıyla dünya dışı teknolojilerini bırakıp gitmişlerdir. İşte bundan dolayı, sırf bu yüzden insanın kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkileri değişmiş ve... daha fazla anlatmak istemiyorum. Bu süper roman da Sarmal Yayınevinden çıktı. Kesinlikle okuyun. Pişman olmayacağınızı garanti ediyorum. 5- Ayın Patlağı: Bu sefer GameShow tümden patladı. Sebebi malum (oh be bunu söyleyebiliyorum): Yine Nisan ayı ve yine 1 aylık ara (yani Kara Nisan). Neyse Patlak geçti. Ayın biri geldi mi doğru bayiye ve GameShow almaya. 6- Ayın Kampanyası: Disket kampanyası son hız devam ediyor ve sonuçlar mükemmel. Tebrik ediyorum sizleri, devam edin. 7- Ayın diğer Kampanyası: En başta da belirttiğim gibi “yaz hikayeyi, al ödülü” (kötü reklam sloganı gibi oldu ama idare edin). Artık sizden çok yaratıcı hikayeler bekliyorum. Hem böylece edebiyat derslerine antrenmanlı girmiş olursunuz, hem de kompozisyon ve tasvir yeteneğiniz gelişir. Hem de bedava oyun kazanırsınız. Hem de ünlü olur, arkadaşlarınıza hava atarsınız hatta GameShow'da yazar bile olursunuz (abartacağız Fena mı? Böylesine yararlı bir hizmet nerde görülmüş? Evet beyler ve bayanlar, gereken özeni göstereceğinizi umuyorum. Bakın MEG gıcığı benle dalga geçiyor. Şu hıyara rezil etmeyin beni. Zaten bir hata yapayım diye pusuda bekliyor, aman diyeyim!!! Evet, şimdi en can alıcı kısma başlıyoruz, buyrun: Merhaba cehennem azası Zebani, Bu sana yazdığım ilk mektup. Yolladığım disketi güle güle kullan. Bu kampanyan çok tutuldu. Ne zaman yeni bir kampanyaya geçeceksin. Senin hakkında yazılan kötü eleştirilere katılmıyorum Neyse artık sorularıma geçeyim; 1- GAMESHOW niye ayın 15'inden önce çıkmıyor? 2- Ben bilgisayarıma adlı 4mb'lık bir 3dfx kart taktırdım ama 3dfx destekli oyunlarda en ufak bir değişiklik yok, mesela Fifa98'de karlı, çamurlu, püsürlü olmuyor. Fifa'nın içinde herhangi bir şey ayarlamam gerekiyor mu? (Bilgisayarım 32ram, P166, ama mmx değil. | 3- Dark Earth cd'sinin üstünde “designed for mmx” yazıyor ama arkadaşımın bilgisayarı mmx olmadığı halde onda çalışıyor fakat bende çalışmıyor. Sebep? 4- Y. S. Y kimdir ve geri sayımın sonunda ne olacak? (MEG'e söyle bizi çıldırtmasın ve artık şunu açıklasın. Eğer cd verecekseniz derginin sayfa sayısını ve kalitesini düşürmeyin). 5- Şu anda Manowar ve Pentagram takılıyorum ve sıkı bir heavy metal grubu arayışı içindeyim. Bir iki bildiğin grubu tavsiye eder misin? 6- Bu arada tanıdığım çok iyi bir estetikçi var. Holy'nin fiziki haritaya dönen suratını saatte düzeltebilir ve sende yine tokatlama aşamasına geçebilirsin. Yolla hıyarı istersen. 7- Lords of the Clans ve Starcraft ne zaman çıkacak? Some information please... 8- Bir aralar manyak gibi Metallica dinliyordum ama “Reload” çıktıktan sonra (ühü ühü daha fazla anlatamayacağım)|. 9- Ben tam bir DIABLO manyağıyım. Diablo'yu, Hellfire'ı zorlukta) ve Unearthted Arsenal'i bitirdim. Diablo2'nin eylül ayında çıkacağına emin misiniz? Daha erken çıkamaz mı? (hayırrrr. . duymak istemiyorum). Son olarak mektubumu yayınlayacağını dileyerek, sana OVERDOSE'daki başarının devamını dilerim. Erdem”headbanger”Maç Zebani: Sanırım “bu sana yazdığım ilk disket” diyecektin ama heyecanlandın di mi? Olsun. Olur böyle şeyler. Bir gün bende birilerine mektup yazmaya karar vermiştim (kim olduğunu boşver) fakat elim ayağım birbirine girmiş, heyecandan masamı dağıtmıştım. İyi ki yazamamışım, sonra kız yüz vermedi zaten (tüh ağzımızdan kaçırdık). Neyse çok utandım, karizmada kalmadı ben cevaplara geçeyim hemen (cık cık!!):
AAA