Gameshow sayı 37, sayfa 60

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 60

OVERDOSE AŞIRI İSTEKLERİNİZİ KARŞILAYABİLECEĞİNİZ TEK YER

kolonlardan çıkan sinir bozucu ses beynimde son hızla dönen bir matkap etkisi yaratıyor. Kulak zarlarımın gittikçe inceldiğini hissediyorum. Galiba bilincimi yitirmek üzereyim. Kahretsin şimdi sıcak bir duş ne iyi gelirdi bitkin bedenime; yanında şampanya... Hah! neler düşünüyorum böyle. Tanrım artık dayanamıyorum. Bacaklarım bile bana isyan ediyor, beni taşımayı reddediyorlar. Bacak kaslarımın gevşemeye başladığını hissediyorum. Mikrofona karşı kahrolası gırtlağımı parçalamakla meşgulken birden o insan selini tekrar fark ettim. Ben yalnızdım. Onlar değil ama. Eeh onlar benim için burada. Aman tanrım! O çılgın ve garip insan seline dalıp gidiyorum. Elleri... Elleri bana doğru uzanmış. Eller... Eller... Her yerde bir sürü el var. Tanrım, onlara bakmamalıyım! Yo, yo-artık çok geç. Eller bana yaklaşmaya, beni yakalamaya çalışıyorlar. Bana doğru uzanmış eller; açılmış ve dua eden eller. Eller beni kendilerine çekiyor, tıpkı manyetizma gibi. Tabii ki çeker, biz zıt kutuplardık her zaman. Ayaklarım geri geri gidiyor ama nafile. Onlar benim içinse ben de onlar içinim. Yo, yol! hayır istemiyorum. Ama borcumu ödemem gerek. Nasılda yorgunum. Bu ellerin yorgunluğumu emip yok etmesini umuyorum. Önce gözlerimi yummalıyım, sımsıkı; atla hadi!! Atlasana!! Yorgunluğumu unutturan garip bir acı hissediyorum. Şehvetli bir parçalanma duyumsuyorum tenimde. Beni soyuyorlar, beni parçalıyorlar. Hepsi de benden bir parça almak için birbirleriyle yarışıyorlar. Oltanın ucunda sallanan dişlenmiş bir yem gibiyim. Didikleniyorum, hoşlanıyorum, ahhh... Artık yorgun bacaklarım yoklar. Haklıydım, onlar benim için buradalardı. Not: Bu öykü James Hetfield'a ithaf edilmiştir.

piranha sürüsü gibi etlerimi lime lime parçalıyor, kanım pis kaygan yüzeylerini yıkıyor ama onlar hiç aldırmadan varlığımın her noktasını kendi iğrenç varlıklarına aktarıyorlardı. O kadar kalabalıklardı ki artık tek ümidim olan çıkış yolu bu çürümüş kurtçukların ördüğü etten bir duvara dönüşmüştü. Çok uzaktaydı sanki çıkış yolu. Görebileceğim maksimum uzaklığın da ötesindeydi; belki de hiçbir yerdeydi. Bilemiyorum. Hayat bazen insana satranç taşı muamelesi yapardı. İşte o satranç taşlarından birisiydim ben de. Kaybeden satranç taşı. Kontrol edemediğim bazı güçler/süreçler beni buraya bırakmışlardı. Halbuki en başta, kontrol bendeyken, burada bulunmak için elimde yeteri kadar önerme vardı. Üstelik hepsi de doğruydu... ama işte... İlerlemeliydim. Çıkışa gitmeliydim, kurtulmalıydım. Bana benden başka yardımcı olacak hiç kimse yoktu. Harekete geçtim. Hiçbir kurtçuğa değmeden dikkatlice hızlı bir şekilde ilerliyordum: “Minimum temas, maksimum performans” buradan kaçış formülümdü. Ama dedim ya, bugün kaybeden bir satranç taşıydım. Yapılacak birkaç yanlış hamle daha vardı ve bunları yapacak olan kişi de basit bir formülü kendine düstur edip öyle hemen kaçıp kurtulamazdı. Hızla ilerlediğim sırada kurtçuklardan birisine çarptım. Bilmeden; büyülenmiş bir şekilde yüksek amacıma doğru ilerlerken. Bu biraz daha küçüktü. Baş civarında sarı kabarık tüyler vardı. Ama öyle bir ciyakladı ki hemen önümdeki iki büyük kurtçuk dönerek bunu yapanın benim olduğumu

YAVUZ AKKUŞ

“... nasıl başladığını bilmiyordum. Bu nemli ve sıcak günü iğrenç kokular salan, sürekli kaynaşan, kalabalıklaşan, ne yaptığından habersiz, sürekli sağa sola anlamsız rastlantısal hareketler de bulunan, gürültücü kurtçuklarla paylaşmama sebep olan şeyin ne olduğunu da bilmiyordum. Tek bildiğim bir an önce bu kurtçuklardan kurtulmam gerektiğiydi. Sürekli sağa sola manevralar yapıyor, hiçbirisine dokunmamak için olağanüstü çaba harcıyordum. Yararsız bir çabaydı tabii ki; Sürekli geliyorlardı, çoğalıyorlardı ve tehdit ediciydiler. Binlerce el, ayak, dokungaç ve uzantıdan oluşan, çürümüş dev bir et parçası gibiydiler. Bir an önce bu çürümüş et yığınından kurtulmadığım takdirde bulunduğum alanı işgal edecekler, beni yiyip bitireceklerdi. Üstlerine basıp geçemezdim, çok büyüklerdi. “Çekilin yolumdan” diye haykıramazdım, anlamazlardı. O anda hiçkimse onlardan tiksinmemem için bana rasyonel bir sebep gösteremezdi. Kafamın yarısında bu kurtçuklardan kurtulmanın vereceği coşkuyu düşlerken, diğer yarısında ise hepsini teker teker öldürmeye çoktan başlamıştım bile. Ama hayalimde bile yok edemiyordum bu çürümüş kalabalığı. Çok umutsuzdum. Kendimi mezarda gibi hissediyordum: canlı canlı öylece, çaresiz acı içinde kıvranarak yatarken, bu kurtçuklar aç algılamakta gecikmedi. Belli ki yerde kıvranan kurtçuğun anne-babasıydı. Anne kurtçuk soprano, baba kurtçukta bariton bir sesle aynı anda bağırmaları sonucu oluşan ses terörü diğerlerinin anında olay yerinde bitmelerine sebep olmuştu bile. Şimdi hapı yutmuştum. Görebildiğim alan dahilindeki tüm kurtçuklar bana bakıyorlardı. Arkama ise bakmak bile istemiyordum. Dehşetten donakalmıştım ve hiçbir şey yapmıyordum. Onlarsa bir şey yapmamı bekliyorlar, ben yapmazsam kendileri yapacakmış hissi uyandıran soluk alıp vermelerde bulunuyorlardı. Kalbim bin atıyordu. Yerde yatan iğrenç küçük kurtçuk ise hala öyle bir ciyaklıyordu ki sahne benim açımdan trajedi, kurtçuklar açısındansa daha da dehşet verici hale bürünüyordu. Daha fazla dayanamadım ve bende ani bir ciyaklamayla Anne-Baba kurtçuğun üzerine yürüdüm. Salgıladıkları sıvılara aldırmadan tüm gücümle koşmaya başladım. Bu seferki formülüm fazlasıyla zor ve acı vericiydi: Maksimum temas, maksimum performans. Koşmaya başladım. Artık sadece koşuyordum. O kadar hızlı koşuyordum ki çürümüş kurtçuk yığınları bir süre sonra seçilmiyor, kalbim hızlı atmaktan göğüs kafesime çarpıyordu. İtiyordum, değiyordum, bağırıyordum, tehdit savuruyordum ve kurtçuklara çarpa çarpa çıkışa yaklaşmaya çalışıyordum. Önüme gelen

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.