Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 11
Malazgirt, İstanbul'un Fethi ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yeni zaferimiz olarak düşündüğümüz Avrupa Şampiyonası geldi geçti, umduğumuzu bulamadık, tecrübesizliğimize yenildik, şanssızlığın kurbanı olduk, hakkımız yendi, falan. Bunlar hikaye, biz kaybettiysek Gremlin kazandı. Önce Actua diye çıkardıkları, sonra Virtua diye süsledikleri futbol oyunlarına milli formalar giydirip bir de pahalı logo yapıştırıp Avrupa Şampiyonası olarak bize bir daha sattılar. İlk bakışta sponsor logoları ve milli marşlardan fazla bir değişiklik bulamıyorsunuz, gerçi ikinci bakışta da göze çarpan bir şey yok. Sonra çizgi film gibi gözlerinizi ovuşturuyorsunuz ve gerçekten de bir fark olmadığını görüyorsunuz. Euro96, Virtua Soccer'ın biraz daha parlatılmış hali. Program ve grafik olarak bazı değişiklikler var (çok dikkatli bakmak lazım) ve durmadan (az biraz mantıklı) konuşan bir spiker olması Virtua Soccer'ın ruhsuzluğunu biraz alıyor. Aslında bu spiker hoşuma gitti bile denilebilir. Bir de tabii Avrupa Şampiyonası tantanası var. En azından friendly'i seçip iki kısa maç yapacağınıza biraz olsun heveslenebileceğiniz bir konu var. Yalnız sizin de hemen fark edeceğiniz gibi Almanya, Hollanda ve İngiltere dışındaki ülkelerin oyunculara verilen düşük özellikler Türkiye (ya da Romanya) olarak kupayı kazanma işini oldukça zorlaştırıyor. Maçlarda aynı sevinme animasyonları ve orta yapmayı beceremeyen bilgisayar rakipleri de zevke pek bir şey katmıyor. Virtua Soccer'ı aldıysanız bence almanız için hiçbir sebep yok, zaten her iki oyunu da çalıştırmak için (tam manasıyla) aşırı güçlü bir bilgisayara ihtiyacınız olacak. Kısacası Euro96 bütün cazibesini çoğumuzun unutmayı tercih ettiği bir turnuvaya dayandırmaya çalışan kendi halinde bir futbol oyunu. Belki Hakan alır...
83:00
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 10
O; için de rüya pek çok diğerleri gibi büyük şehrin arka sokaklarında başladı. Ufuktaki pahalı arabalardan uzakta, yüksek binaların gölgelerinde paslı bir teneke kutunun arkasında, çocuk olmanın verdiği kedersizlikle koşuşturarak. İki taştan oluşan kalenin arasından teneke kutuyu geçirmeye çalışırken zamanı da unuttu, onun şehrin bu tarafında doğmasına sebep olan kadersizliğini de. Zaman geçtikçe teneke kutuyu en iyi onun kontrol edebildiğini anladı, bezden toplara geçtiğinde artık kimse ona karşı oynamak istemiyordu. Bu yeteneğini fark etti fark etmesine ama kendiyle gazetecide kaçamak baktığı spor dergilerindeki resimler arasında bir bağlantı kurması uzun sürdü. Dar dünyası rüyalarını bile sınırlı hâldeyken futbolcu eskisi onu yanına çağırana kadar aklından bile geçmedi hayatını böyle sürdürmek. Görev bölümleri çok ani ve kolay oldu, o hayatını topa adayacaktı, öğretmeni de onu başarılı kılacaktı. Yıllarca süründüğü küçük takımları, mahalle maçlarını bir çırpıda geçti, tıpkı durdurulmaz deparı gibi, her attığı imzada, her verdiği kararda hedefini buldu tıpkı şaşmaz şutları gibi. Kazandıklarından hiçbir şey almadan, sadece sanatı için yaşadı, başka bir şey istemedi ki. Mahallesinden ayrılırken erken bir burukluk bile hissedemedi, hedefi onu rahat bırakmıyordu. Çalıştı, çalıştı, her şeye rağmen çalıştı, onun için bir ölçü kalmayana kadar çalıştı. Stadın çimlerine inerken yüreği korkuyla değil, hırsla doldu. Sonunda varmıştı, tribündeki renk cümbüşü, kulakları sağır eden uğultuya şükretti, anki onu aldı, santraya kadar kanatlarında taşıdı. Başlama düdüğü onun için çocukluğunun bitişini ve erkekliğinin başlangıcını anımsatıyordu. Var gücüyle koştu, paslar attı, şutlar çekti. Amacına, ilahi golüne çok yaklaştığında onu yere indirdi, çimler ağzına doldu. Penaltı, diye inledi stad. Gerçekten de penaltıydı. Takımın kaptanı topa yaklaştı, ama kulübeden gelen emir kesindi, atışı o kullanacaktı. Topu yerine yerleştirdi ve kalecinin gözlerinin içine baktı. Sonra topa doğru koşmaya başladı, rüzgâr onla yarışıyordu. Top ve ayak birleşti, bir ayak topa hükmetti. Ve gol. Murat 'InjuryTime' ADANÇ
Commodore 64'te International Soccer kartuşunu ablamın Walkman'iyle değiştiğimde biri çıkıp bana futbol oyunlarının bu noktaya gelebileceğini (ve ablamın burnumu kıracak kadar iyi yumruk atabileceğini) söylese güler geçerdim. Ama kimse ağzını bile açmadı, ben de kırık burnumla bugün Virtua Soccer gibi virtual stadyumlu oyunlara aval aval bakıyorum. Hatta bundan beş sene önce bile Kick Off ve Sensible Soccer ortalığı kırıp geçirirken herkes artık futbol oyunlarının son noktaya ulaştıklarını sanıyordu. Aradan geçen bu kısa zamanda, PC'lerde oyun (gayet kanlı) devrimi olduktan sonra ufak ufak yeni jenerasyon futbol oyunları ortaya çıkmaya başladı. Virtua Soccer bunlardan ilki değil (zaten Actua Soccer'ın torunu olur), en iyisi de değil ama laboratuvarda deşilecek ideal örneklerden biri. Daha ilk maçınıza çıktığınızda sahayı çevreleyen tribünlerden tutun, iyi kötü anime edilmiş oyunculara kadar kafayı takıp 'yapıyor abi' dedirtecek bir dolu özellik var. Bir daha söyleyeceğim, futbol oyunları harbi harbi çok yol geldiler. Doğru yönde mi geldiler, orası tartışılır. Çünkü sonuç olarak düdük öttüğünde futbol oyununu rezil de vezir de edecek olan nasıl oynandığı (oynanabilirlik lafını yürürlükten kaldırmak lazım) olacaktır. Virtua Soccer da eh işte öyle oynanıyor. Çok fazla bir özelliği yok, adamlar biraz akıllılar, yere düşenlerin üstünden atlıyorlar, bazen artistik hareketler yapıyorlar, gollerden sonra şebek şebek seviniyorlar (hep aynı şekilde) ama hep aynı gol senaryolarını takip ediyorlar (aynı golden yüz kere yemek hiç eğlenceli değil), adları sanları yok (var da ekranda yazmıyor), bazen hakem düdük çaldığında top havada asılı kalıyor (belki virtual diyedir) ve bunlar gibi bir sürü ufak tefek uyuzluk yüzünden bir dolu grafiksel emek boşa gidiyor. Ne bileyim, insan biraz heyecan, biraz Toroğlu dolduruşu arıyor ama nafile. Baştan aşağı kaliteli hazırlanmış ama ruhunu bulamamış oyunlara bir örnek daha Virtua Soccer (bu konuda örnek sıkıntısı çekilmediği kesin). Belki bir arkadaşla ve bir torba Ruffles'la çok zevkli, heyecanlı hale gelebilir ama her canımız çektiğimizde oyun oynayacak arkadaşımız olsaydı adımız antisosyale çıkmazdı, değil mi?