C-64 felsefi bir problem mi?

Bir problem mi?

Bilgisayarla hiç ilgileri bulunmayan kişiler bile 64'ü en azından bir kavram olarak bilmektedirler. Bu olgunun bir kez de bilgisayar tutkunu olmayan kişilerin bakış açısından ele alınmasının zamanı çoktan gelmiştir.

Bilgisayarlara ilişkin olarak teknik değil de, felsefi türden soruları gündeme getiren problemler var mıdır? Almanya'da evlerde kullanılan 1 milyon C 64 acaba kişilerin yaşamlarını ne ölçüde değiştirmektedir? Bu değişiklik yeni bir insan tipinin ortaya çıkışından ve bunun topluma etkilerinden söz edilebilecek boyutlara ulaşmış mıdır? Bu tür sorular sık sık ortaya atılmakta, özellikle de bilgisayarı ancak uzaktan tanıyan kişiler tarafından dile getirilmektedir daha çok. 1968 öğrenci protestosu kuşağının eleştirel temsilcilerinden pek çok kişi çocuğunun odasında bilgisayar gördüğünde bundan bir çeşit ihanet kokusu sezinlemekte ve yeni, topluma uyum sağlamış, apolitik bir bilgisayar hayranı kuşaktan söz etmeye başlamaktadır. Burada sözü bir süreden beri bir C 64 kullanmakta olan 68 kuşağının eski bir temsilcisine bırakıyoruz. “Ben, Ruhr bölgesindeki liselerden birinde Almanca ve felsefe dersleri okutan bir öğretmenim. Bir yıl öncesine değin ev bilgisayarları benim için bütünüyle anlaşılmaz aygıtlardı. Ama bu durum çok ani bir şekilde değişmeye başladı. Şöyle ki. Okulumuzun öğrenci gazetesi eski öğrencilerin cömertçe yaptıkları bağışlardan ve benzeri kaynaklardan biraz sermaye biriktirmişti. Öğrenciler bu parayla, metin işleme amacına yönelik olarak, kullanılmış bir C 64 satın alınmasını önerdiler.

YAZILIM BEDAVA

Böylece ben danışman öğretmen olarak bilgisayarın başında buldum kendimi; çünkü gazetenin layout'u daha çok benim ikamet ettiğim dairede yapılıyordu. İlk şaşırtıcı olgu hesaplama sırasında ortaya çıktı. Şunu öğrenmiş oldum ki, bir metin işleme programının satın alınması değil, kopya edilmesi gerekiyordu yalnızca. Öğrenciler özellikle bu bilgisayarda yazılım giderlerinin bütünüyle ortadan kalkmış olduğunda hemfikir idiler, çünkü herkesin elinde kaçak olarak kopya edilmiş düzinelerce program bulunmaktaydı. Bense bunu onaylamayarak yazı kuruluna bir metin ve grafik programı bağışladım. Bu bağış onlar tarafından, besbelli korkudan ve paradan yana zengin olan bir insanın - ne de olsa bir öğretmen işte - lütufkâr bir davranışı olarak kabul edildi. Bu noktada ilk “felsefi” problemi de keşfetmiş oldum. Walter Benjamin 20'li yıllarda yazdığı “Teknik Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı” adlı incelemesinde, sanatın sonunda esasen olduğu şeye, yani metaya dönüşüp böyle tanınabilir duruma geldiğini söyler. Sanat dünyası, yine Benjamin'e göre, buna tepki göstermiş ve bu tepkisini, her ne kadar teknik çoğaltma yöntemlerini kullanmışsa da, sanat yapıtlarının çoğaltımını sayılı nüshalar olarak üretmek suretiyle dile getirmiştir. Bunlardan seçilmiş bir bölüm sanat yapıtı ise özel numaralar ve üstadın imzasıyla - tabii kendi el yazısıyla - donatılmıştır. Benjamin bu yolla sanat dünyasının kendi metasını fiyat düşüşünden kurtarmaya çalıştığını ifade eder. Bugünse durum çok daha ciddi bir görünüm sunmaktadır: Sayılaştırılmış ve algoritmalaştırılmış biçimde ne denli çok meta varsa, ki böylece kopyalardan her biri orijinaliyle özdeş olmaktadır, teknik ilerlemenin kendisi tarafından başlatılmış olan bu sürecin geriye döndürülmesi uğruna verilen zahmetler de o denli büyük olmaktadır. Kullanıcı açısından kolaylık sağlayıcı, “rahat” olması gereken yazılım kopya olarak kullanılabilir bir yapıya sahiptir ve program geliştiricisinden bütünüyle bağımsızlaşmıştır. Doğru kullanımı ancak bir firma uzmanının yol göstericiliğiyle mümkün olan - yani kopya edilemeyen - bir program, “kötü” program olarak kabul edilmektedir. Toplumsal açıdan bakıldığında bu sürecin büyük bir önem taşıdığı görülmektedir: Teknik anlamda bir meta, eğer teknik olarak yeniden üretilebiliyorsa “iyi”dir. Meta bu özelliği taşıdığı takdirde, aynı teknik onu elde etme imkânını da yaratmış olmaktadır. Peki, bu durumda “özel mülkiyet” kavramı ne oluyor? Bazıları bu gelişmeye umutla yaklaşıyorlar ve kapitalizmin kendi öz temeli olan özel mülkiyeti bizzat kendi gücüyle ortadan kaldırmayı başaracağına inanıyorlar. Onlara göre, bu devrimin hazırlayıcısı bilgisayar tutkunudur. Kanımca bu konu büyük ölçüde yanlış yorumlanmaktadır: Başka kişilerin mülkiyetlerini hiç çekinmeden üstlerine geçirenlerin bizzat kendileri, kuşkusuz çoğu durumda özel mülkiyetin, yani kendi mülkiyetlerinin peşindedirler. Benim için: C-64'de incelemelerde bulunmak kimi zaman çok eğlenceli oldu; gizli kataloglar, kopyalama ve liste emniyetleri, bizzat yapılan “Read-Error”lar ve benzeri şeyler ne denli ilginçtir! Programları tanıdıklarımdan ediniyordum; sözde bizzat geliştirilmişlerdi, ama ötekilerine şaşırtıcı ölçüde benziyorlardı bu programlar... Bundan dolayı benim edindiğim izlenim bu konuda yeni bir insan tipinden değil, bazen tam tersine, dar kafalı küçük burjuvalardan söz edilebileceği yolunda olmuştur. Bu kişiler benim yakından tanıdığım küçük bahçeli evlerde oturan kimi insanlara benziyorlardı: Bu kişilerin bahçelerini çitlerle sımsıkı kapatmalarının nedeni, burasının iş yaparken aşırılmış malzemelerle tıka basa dolu olmasıydı. Ben bilgisayar aracılığıyla işten pratikte ne denli tasarruf sağlandığının kanıtlanmasına yönelik çabaları da aynı şekilde sığ buluyorum. Tabii, ben yazılarımı - örneğin bu yazıyı - bilgisayarımla yazmaktayım. Ama eğer bilgisayar başında genel olarak harcamış olduğum zamanın sadece yarısını yazı yazma etkinliğiyle geçirmiş olsaydım, öteden beri niyet ettiğim polisiye romanı çoktan bitirmiş olurdum. İtiraf etmeliyim ki, bu zamanın çoğunu oyun oynamakla geçirdim ve bunda direniyorum da. Ne var ki,

Toplumsal açıdan bakıldığında bu sürecin büyük bir önem taşıdığı görülmektedir: Teknik anlamda bir meta, eğer teknik olarak yeniden üretilebiliyorsa “iyi”dir. Meta bu özelliği taşıdığı takdirde, aynı teknik onu elde etme imkânını da yaratmış olmaktadır.

kastettiğim oyun programları değil. Bununla katalogların düzenlenmesini, menü programlarının tasarımlanmasını, her ne kadar her şeyi her türlü formatta basmak mümkün ise de yazıcıya başka bir sabit kopyalama rutini uyarlanmasını ve benzeri şeyleri anlatmak istiyorum. Bu tür oyunculuğu yararsız bir etkinlik olarak görmüyorum. Büyük bilgisayar oyununun temelinde yatan ilke, oyun değil, tersine, oyunun kırılmasıdır.

YALITILMIŞ BİLGİSAYAR TUTKUNLARI - BİR ÇELİŞKİ Mİ?

Ya da bu oyun, kaçak olarak kopyalanmış bir kullanım programını, sonradan asla kullanmamak üzere, rehbersiz anlamaya yönelik bir girişimdir. Kullandığım programları satabilirim de. Bu, sanıldığından daha akla yakındır. Çünkü, insan gerçekten de kullandığı bu denli çok sayıda programa asla sahip değildir. Disket üzerindeki bilinmeyen bir program karşısında kendimi tıpkı Keops piramidinde yeni bir kapı keşfetmiş bir arkeolog gibi duyumsarım. Bunun dezavantajına gelince; İnsan bu işi yaparken yapayalnızdır.

Kanımca, korsan kopyaların böylesine başdöndürücü bir hızla yayılmasının nedeni, her münzevi “bilgisayar tutkunu”nun (Freak) gerçekte “to freak” denilen etkinliği sürdürmek istemesi, yani kendi yalıtılmışlığından kurtulmayı amaçlamasıdır. Böylece yine başka bir münzeviye ziyarete gidilmekte ve hediye olarak kopyalanacak bir şey götürülmekte, daha da iyisi onun için sevgiyle hazırlanmış bir disket kendisine sunulmaktadır. Ne var ki, pek çokları hiç de kurtuluşa erişememekte, bir kaçışı yaşamaktadırlar. Karısıyla eğitim ya da daha kötüsü ilişki sorunları üzerine sohbet etmek veya A programının görüntülerinin B programına nasıl yükleneceği problemini çözmek arasında bir seçimle karşı karşıya bırakılan kişi ne yapabilir? Kim bu ikinci seçeneğin çekiciliğine direnebilir ki? Ama kişi eğer sonunda bütünüyle yalnız başına kalmak istemiyorsa, direnebilmelidir buna. Acaba bu bağlamda yeni bir insan tipi söz konusu mudur? Bunun yanıtı “Ne yazık ki, hayır.”dır. Tekniğe sığınma ve kaçış herhalde yeni bir olgu olmasa gerek. Max Frisch “Homo Faber” adlı romanında, insanları “yorucu” bulan bir mühendisi anlatır. Faber adlı bu mühendisle kız arkadaşı arasında geçen bir tartışma sırasında mühendis kendisi için hiçbir şeyin arızalı elektrik traş makinesini onarmaktan daha ivedilik taşımadığını dile getirir. Faber'in gözünde bu onarım müthiş elzem ve ertelenmesi mümkün olmayan bir iştir. Ama kız arkadaşına, dolabında hiç el değmemiş yedek bir traş makinesi daha bulunduğunu söylemez Faber. Görüldüğü gibi, bu kez suç bilgisayarda değildir; çünkü yıl 1956'dır. Kişinin insani açıdan bir ebleh gibi davranması için, gerektiğinde bir traş makinesi bile yeterli olabilmektedir.”