Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 18
Bilgisayar başında çalışma
JÜRGEN VON SCHEİDT çeviren: Güven Savaş Kızıltan
Bilgisayarların bugüne kadar hesaplamaktan aciz oldukları bir şey var: Kendi kullanıcılarının düşünceleri ve ruhları üzerindeki etkileri.
Düşünen makinelerin en güçlüsüydü R-OlI. Kendi türünden öbür makineler tarafından bulunan ya da kullanılan bütün verileri depolamıştı. Adam, yanına geldiğinde saat gece yarısını vurmak üzereydi. Mağarayı andıran, ama gündüz gibi aydınlatılmış bir mekânda bulunan R- Ol burada özel bir niş'in içine yerleştirilmişti. Güneş ışınlarının yüksek tavandan buraya sızması mümkün değildi. Adam koltuğa oturdu. Koltuk, buradaki tertibatın öbür tüm parçaları gibi, insana bir uzay gemisini hatırlatıyordu. Ancak, işin erbabı olmayanlara burada bulunan her şey çok daha karmaşık ve akıl almaz gelebilirdi. Bilgisayar beyninin ön cephesinde bulunan koyu kırmızı lambadan etrafa tatlı bir loşluk yayılmaktaydı. Adam dingin ve gevşek bir tarzda arkasına yaslandı. Sonra da kodu bildirdi... Bu satırları babamın kadim daktilo makinesinde yazdığım sırada 19 yaşındaydım; demek ki bir çeyrek yüzyıl geçmiş aradan. O gün hayalimde süslediğim bilgisayar zamanın teknik imkânlarıyla tam bir uygunluk içindeydi: Milyonlarca “röle”'sinin çalışırken çıkardığı gürültüleri açıkça duyulan, uzunlukları ve yükseklikleri metrelerle ölçülebilen devasa aygıtlar... Ama öte yandan da (hayalimde yarattığım) bu güçlü aygıt, bugün yalnızca teknikerlerin değil, pek çok kimsenin hayalini kurduğu yeteneklere sahipti: Roman kahramanım tıpkı bir insanla konuşur gibi R-Ol ile sohbet edebiliyordu. Üstelik de R-OI bir insandan çok daha zekiydi. 1959'larda yazdığım roman denememin çoktan solmuş sayfalarından aldığım yukarıdaki bölümü daktilo ederken kendi PC kişisel bilgisayarımdan yararlandım. Doğrusu, bazı bakımlardan eskisine göre çok daha kolaydı böyle yazmak.
Gerçi bilgisayarım gençliğimde hayal ettiğim şeyleri gerçekleştirmekten henüz çok uzaktı, ama şunlar da herhalde tartışma götürmeyen gerçeklerdi: Onun verim yeteneği 50'li yılların ENİAC'larından önemli ölçüde daha yüksektir; e Kişisel bilgisayarımın kapladığı mekân, o zamanki makinelerin gerek duyduklarının ancak küçük bir bölümüdür. (Eski daktilo makinemden sadece biraz daha büyük olup 14 kilo bile gelmemektedir.)
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 19
«e Fiyatı milyonlarla değil, “sadece” birkaç bin mark ile ifade edilmektedir ki, bu da aşağı yukarı orta düzeyde bir otomobilinkine denk düşmektedir.
Bilgisayar romanımı yazdığım günlerde liseden yeni mezun olmuştum ve meslek seçimi gibi güç bir sorunu çözmek zorundayım. Okumaktan en çok zevk alacağım alan Sibernetik olabilirdi, ama böyle bir öğrenim dalı henüz yoktu. Doğa bilimlerine ilişkin özel bir yeteneğim de olmadığından, psikolojide karar kıldım ve bu dalda öğrenim yaptım. Ama günün birinde bilgisayar ve robot psikolojisine el atmayı kurdum uzun bir süre. Ne var ki, bilgisayarlardan gitgide uzaklaşıyor ve insanın ruhsal yaşamı üzerinde yoğunlaşıyordum. Bu arada da bilgisayarları, en başta betimlediğim gibi madeni hilkat garibeleri olarak tasarlamaya devam ediyordum. Tâ ki birbuçuk yıl önce, o zaman 13 yaşında olan en büyük oğlum yılbaşı için kendisine bir bilgisayar almamı söyleyinceye kadar... Böylece, yirmi yılı aşkın bir süreden sonra ister istemez bu aygıtlarla yeniden ilgilenmek zorunda kalmıştım. İşte o zaman, bilgisayarlara ili: kin olarak kafamda yer etmiş düşüncelerin tümden eskimiş olduklarının ayırdına vardım. Bu aygıtlar karşısında duyduğum ve kendi kendime de açıklayamadığim çekingenliği yenebilmem için epey zaman geçmesi gerekti. Yavaş yavaş aygıta egemen olmayı ve ondan sevimli bir iş aracı olarak yararlanmayı öğrendikçe (birkaç hafta geçtikten sonra kendim için de bir tane satın almıştım) hem kendim hem de başkaları üzerinde ilginç gözlemler yapmaya başladım. İçimdeki “psikolog” uyanmıştı bir kere. Ne var ki, ilgimi çeken konu “robotlar”'- ın ruhsal yaşamı değildi artık, tam tersine robotların (daha doğrusu, bu yeni mikro-bilgisayarların) onları kullanan “efendi”'lerini nasıl etkilediklerini araştırma düşüncesi beni adeta büyülüyordu. İlk dikkatimi çeken şey, yeni bilgisayarların etkileyici başarılarının bende uyandırdığı çekingenlik duygusu oldu. Bu arada, onların dünyasına daha iyi nüfuz ettikçe, bu başarıları gereğinden çok büyütmeye başladığımı da farkediyordum. Gençliğimin ütopik görüşlerine çok benzeyen bir tür “kadir-i mutlak”'lık fantazisiydi bu. Bu fantezinin putperestlere özgü bir saygı ile ilişkili olduğu ve iki temel ruhsal yaşantı içerdiği söylenebilir: e Bir yandan, bilgisayarların yaşamımızı olumlu yönde değiştireceklerine, hatta yaşamımızda bir devrime yolaçabileceklerine ilişkin olarak beslenen büyük bir umut, © Öte yandan ise, bu aygıtların hızla yayılmalarının, örneğin kişilerin yalnızlıklarını ve yabancılaşmalarını büyüterek, kültürümüzü olumsuz yönde değiştirebileceği düşüncesinden kaynaklanan korkular.
ilgisayarlı fantazilerin yorumu yerine, işlevsel bir kullanımın sonuçlarını değerlendirmek daha sağlıklı yaklaşımlara götürebilir.
Buna karşılık, kendi oğlumun bu konuda bambaşka tepkiler açığa vurduğunu gözlemlemekteyim. Oğlum kişisel bilgisayarının başına geçtikten sonra BASIC El Kitabı'na sarılıyor ve programlarını büyük bir zevkle hemen uygulamaya başlıyordu. Onun bilgisayar karşısındaki tavrı ile benim © yaşlarda ilk bisikletimle olan ilişkim arasında bir benzerlik vardı. Gene de, öyle görülüyor ki, bilgisayarlarla çalışırken ortaya çıkan belirli ruhsal durumları düşündürücü bulan ya da en azından bu yan olaylara eleştirel bir gözle bakan tek kişi ben değildim. Hamburg'daki ünlü Computer Club” 1984 yılı sonlarında amatör bilgisayarcılar için bir seminer düzenlemişti. İşin ilginç yanı, bu seminer çerçevesinde “Bilgisayarların Kötü Kullanımıyla Ortaya Çıkan Ruhsal Bozukluklar” konulu bir açık oturum da gündeme alınmıştı. Tabif burada anlatılmak istenen, örneğin eğer bir kimse yabancı veri bankalarından gizlice bilgi toplarsa ya da disketleri izinsiz olarak kopya ederse, onun bir vicdan azabına kapılabileceği değildi. Burada sözkonusu olan şeyler, bir kimsenin bilgisayarın büyüsüne gereğinden sık olarak ve gereğinden çok zamanı vererek kapılması durumunda ortaya çıkabilecek yan olaylardı. Joseph Weizenbaum “Bilgisayarın Gücü ve Aklın Güçsüzlüğü” adlı kitabında şöyle diyor:
“Bilgisayar merkezlerinin kurulmuş olduğu her yerde, zeki ve uyanık birtakım genç insanları darmadağınık saçları ve kendi içlerinin derinliklerine gömülmüş gözleriyle kumanda sandalyesinde otururken görmek mümkündür. Bir kumarbaz, önünde yuvarlanmakta olan zara nasıl dikerse gözlerini, bunlar da tıpkı öyle beklerler parmaklarının düğmelere ve tuşlara dokunabileceği ânı. Kimi zaman da, üstü bilgisayar terimleriyle tika-basa dolu masaların başına geçip “Kabala” yazılarına (Yahudi gizemciliğine ilişkin, sayıların anlamı ve sayılar arasındaki bağlantılar üzerine spekülasyonların ağırlıkta olduğu yazılar) kendilerini adamış bilginler gibi derin düşüncelere dalarlar. Bunların tek bir program üzerinde yirmi-otuz saat ya da devrilip yere düşünceye kadar çalıştıklarını görmek mümkündür.” Weizenbaum'un gözünde, kendi deyişiyle bu “mahküm programcılar” bir karikatür konusu olmuş olsalar da, bilgisayarla çalışan herkes böylesi bir tutkuyla işe sarılan kişileri yakından tanır. Ben kendi payıma, oğlumun çok uzun bir süre monitörün başında kaldığını düşündüğüm ve okulda alacağı notlar konusunda kötü hayallere kapıldığım için, kendisine bunun doğuracağı korkunç şeylerle tehdit ettim: O günlerde bilgisayardan yoksun bırakma gibi... Bilgisayar aptaldır. O olsa olsa - eğer uygun bir biçimde programlanabilirse- son derece çalışkan ve olağanüstü hızlı bir aygıttır. Bilgisayarın aptal ve hızlı olma özellikleri bütün uzmanlarca her fırsatta vurgulanmaktadır. Gene de, benim ve daha pek çok bilgisayar kullanıcısının bu müthiş aygıtlara ilişkin çok farklı beklentilerimiz olduğu bir gerçek. Bilgisayarlarımıza gönül okşayıcı sevimli adlar takdığımız bile olur, onlara insani nitelikler atfederiz, ama “pislik” yaptıklarında da (tabii ki bir insan olan ben değil, bir makine olan o yapacaktır “pisliği”') azarlarız onları. Besbelli, insanlara nasıl davranıyorsak bilgisayarlara da öyle davranıyoruz. Yaşamımızın önceki dönemlerinden, özellikle de çocukluğumuza ilişkin yaşantılarımızdan kaynaklanan belli duygularımızı ve arzularımızı, korkularımızı ve beklentilerimizi aktarırız onlara. Bu duygu aktarımları olumlu olabilecekleri gibi olumsuz da olabilirler. Bu aktarım mekanizmasına yol açan temel çok önceleri atılmış olduğundan, kural olarak bunlar tümden bilinçdışında olup bitmektedirler, dolayısıyla da gözlemlerimiz ve irademizin kontrolü dışında kalırlar. Kendilerine bu türden aktarımlarda bulunduklarımız yalnızca insanlar değildir, makinelerle olan ilişkilerimizde de aynı duyguları yaşarız. Bu durum, kimi insanların motorsikletlerine ya da otomobillerine niçin bu denli düşkün olduklarına da ışık tutabilir. Tabif bilgisayarlar konusundaki böylesine güçlü -çoğu zaman da çift-değerli- duygusal beklentilerimizin kaynağına da... Örneğin şöyle beklentiler: e Bilgisayarlar gelecekteki bütün problemleri ve bütün sırları çözüme kavuşturacak güçte aygıtlardır, ya da e Bilgisayarlar yeryüzüne yalnızca sefalet getirecekler, milyonlarca işyerini ortadan kaldıracaklar ve bireyleri topyekün gözetlenen, “saydam insanlar”'dan oluşan bir topluma yolaçacaklardır.